Son dönemde kentlerimizde çağdaş yaşamın gereği olarak, kent içinde ve dışında kentlilerin boş zamanlarını eğlenme, dinlenme ve toplanma amaçlı olarak değerlendirebileceği alanlardan biri de Millet Bahçeleri olacağı hedeflenmektedir. 
Bu yazıda; Osmanlı Dönemi “Bahçe Kültürü”, “Bahçe Düzenlemesi ve Kullanımı”, bazı bahçelerden örnekler verilerek, son dönemde “Millet Bahçesi” adı ile çalışmalarına başlanan, hatta bazıları açılan kent parkları ile karşılaştırmalar yapılarak, “Millet Bahçesi” çalışmalarında dikkate alınması gerekli bazı önemli konulara değinilecektir. 
  
“……Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın seçim öncesinde duyurduğu millet bahçelerine ilişkin hazırlıklarda sona gelindi. Taslak çalışmaya göre 17 ilde, 28 millet bahçesi yapımı planlanırken, yaklaşık 3 milyar liralık harcama öngörüldü. İstanbul’da Validebağ, Zeytinburnu Beştelsiz, Ayazma’nın da aralarında olduğu 11 millet bahçesi planlanırken, Ankara için Atatürk Kültür Merkezi ve Gölbaşı belirlendi. Yetkililer Millet Bahçelerinde restoran, cafe, tesis tarzı binalar ile mangal yapılacak alanlar düşünülmediğini belirttiler….” (ALP, A.,  17 İlde 28 Tane Millet Bahçesi) 
   
“….Yetkililer, millet bahçelerinde restoran, cafe, tesis tarzı binalar ile mangal yapılacak alanlar düşünülmediğini belirttiler.

Çok sayıda bitki türünün yer alacağı bu bahçelerde yürüyüş, koşu yolları ile insanların şehrin gürültüsünden kurtulabileceği park şeklinde dizayn edilmesinin planlandığını anlatan yetkililer ancak insanların ihtiyaçları nedeniyle tuvaletler ile büfe tarzı küçük ticari alanların bulunabileceğini söylediler.”

Türk bahçelerinin genel kentsel tasarım ve peyzaj ilkeleri 

Osmanlı Türkleri, Türk “paysagiste” bahçesini doğuran görüş ve zihniyeti, yurdumuza gelinceye kadar, etki altında kalmadan içlerinde taşımışlar ve aynı esinle buradaki kompozisyonları yaratmışlardır. Doğaya karşı duydukları saygı ve sevgi ve doğa ortasında kurdukları bahçelerde gösterdikleri itidal ve alçak gönüllüğü 19. yüz yıl başlarına kadar sürdürmüşlerdir. Natüralist bahçe ve “paysage” mimarînin bundan son iki yüz yıl öncesine kadar tek ve en eski ustaları olan Çinliler ile olan temastan Türklerin çok kez öğrenmiş olduklarını kabul etmek gerekmektedir. Ancak öğrendiklerini benimsemiş ve karşılaştıkları doğa parçasının kendi içinde taşıdığı bütün gizli güzellik ve olanaklarını en ince ve anlayışlı bir duygu ile hissetmiş ve bu alanları işlemesini bilmişlerdir. Güçlü ve duygulu elleriyle işledikleri alanlara kendi güzellik anlayışlarını aşılamışlardır. Bu natüralist bahçe sanatının ancak 18. yüz yıl ortalarında, Avrupa’ya girdiğini ve ilk olarak İngiliz Bahçesi adı altında eser vermeye başladığını hatırlatırsak, Türk paysagiste bahçesinin Avrupa ve yakın doğu sanatında alması gereken önemli yeri kolaylıkla taktir edebiliriz (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976).
 Türk natüraliste bahçesi Avrupa’dakinden farklı olarak hiç bir zaman romantik heveslere kapılmamış, sun’î harabeler, grotesk ve exotik inşaata gereksinim duymamıştır. Bundan başka, eğimi, tarhlar ve yolları içinde kaide olarak kabul etmeyerek, düz hatları bazen büyük ölçüde bile, doğa içine çizmek cesaretini göstermiş ve burada da başarılı olmuş, yani çerçeveyi aşmamış ve uygunsuzluk yaratmamıştır. Genellikle Türk paysagiste mimarîsi, işlediği doğa parçasını fazla zorlamadan, yalnız ufak tefek (retouches) ve ilâvelerle etkilemeye çalışmıştır. Bütün gücü, uygun olan yerleri seçmek ve keşfetmekte gösterdiği dirayet ve isabettedir. 19. yüzyıl sonları ve özellikle 20. yüzyıldan itibaren bu anlayış ve bilgi kaybolmuştur. 
Türk geometrik ve mimarî bahçeleri ise bütünüyle abstre desenlere göre inşa ve tarh olunmuştur. Aslında 17. yüz yıla kadar süren ve iç bahçelerde uygulanan bu yöntem ve kural, Türk bahçelerinde 19. yüz yılın başına kadar korunmuştur. Avrupa’da Romen villâsından esinlenilerek İtalya, Fransa ve İngiltere manastır ve şatolarının dar teras ve avlularında oluşturulan geometrik bahçeler, ilk önce İtalya’da, 16. yüzyılda olmak üzere dar çerçevelerini aşmışlar ve büyük alanlar kaplamaya başlamışlardır. Fransa 17. yüz yılda aynı akıma uyarak, kendi kudret ve ihtişamını muazzam perspektivler, parter ve su oyunlarında aksettirmiş ve geometrik ve aksial desene dayanan bahçelerin en büyükleri değil ise de, en kudretli ve zenginlerini yaratmıştır. Bu sınırları aşma hevesinin Avrupa’nın büyük şehirlerine yayıldığı 17. ve 18. yüz yılda küçük geometrik bahçe yerine yavaş yavaş baroklaşan Fransız bahçesi geçmiştir. Müslüman âlemi ve etkisi altındaki yerlerde ise geometrik bahçe eski şeklini 19. hatta 20. yüz yıla kadar korumuştur. Türk bahçesi de 19. yüz yıla kadar, doğu ve Müslüman bölgeleriyle olan yakınlığını muhafaza etmiştir (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976). 
16. yüz yıla kadar Akdeniz havzasının Müslüman, Lâtin, Rum ve Frenk memleketlerindeki bahçe anlayışları birbirine yakın olmakla birlikte Osmanlı-Türk bahçelerinde bazı özelliklere sadık kalındığı göze çarpmaktadır. Buna göre: • Bahçe, daima küçük bir alanı kaplar, duvarlar veya binalarla çevrilmiş ve oturmaya elverişli olmak, çiçek, yemiş ve sebze vermek gibi yararlar sağlamak için yapılmıştır. Eldeki araçlar ve alan sınırlıdır, dolayısıyla ölçü küçüktür.   • Setli bahçe ve su konusunu önem taşımıştır. Müslümanlar eski bir doğu geleneği olan setler ve teraslara bahçelerinde daima sadık kalmışlardır ve bu usulü aşırı bir şekilde kullanmışlardır. Hatta set ve teraslarla yetinmeyerek, bahçelerini damlar üzerine bile inşa etmişlerdir. Su oyunları, yani havuzlar, bunları birbirine bağlayan kanallar, Müslüman bahçelerinin en belirli karakteristikleridir.  
Bahçelerin çeşitli yerlerine köşkler serpiştirmek, özellikle doğuda geçerli ve yaygın olan bir uygulamadır. Doğu bahçesi, genellikle bahçe anlayışının başlangıcı sayılır. Kurak arazi, az yağmurlu iklimde, bitkilerin beslenecekleri suyun sağlanması sorunu bahçe mimarîsinin başında gelmektedir. 
Su kaynağından veya çaylardan alınarak sun’i kanallara sevk edilmiş ve arazi bu yolla sulanmaya elverişli bir duruma getirilmiştir. Bunun için zeminin hafif eğimli olması kanalların akıntısını kolaylaştırmak bakımından gereklidir. Bu olmazsa eğim kanalların içinde yapay olarak oluşturuyor. Birbirini düz hatlarla kesen kanal şebekesi geometrik bahçe mimarisinin öncülüğünü yapmıştır denilebilir. Kanalların suyu yönlendirme ve paylaşma ödevlerine göre kesit ve genişlikleri belirlenmektedir. Yer yer ve tercihan kesinti noktalarında toplama ve yayılma tekneleri getiriliyor, bunlar zamanla süs havuzları biçiminde gelişiyorlar. Kanalların arasında kalan alanlar da aynı geometrik formüle göre plânlandırılmıştır. Bu suretle geometrik bahçe sistemleri doğmuş olmaktadır. 
Partlar ve Sasanîler bahçelerini bu esas üzerinde kurmuşlardır. Haç şeklindeki kanal sistemi bahçe plânının esasını teşkil etmiştir. İranlılar aynı ilkeyi geliştirmiştir. Haçın dört kolu arasında kalan dört alandan “Cihar bağ” sistemi doğmuştur. Bu dört bağ, dünyanın dört bucağı şeklinde kozmolojik bir düşünceye dayandırılmıştır (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976). 
Cihar bağ plân birçok doğu bahçelerinde esas ilke olarak kabul edilmiştir. Bütün varyasyonlar ve zaman ilerledikçe ortaya çıkan değişikliklere rağmen, bu şaşmaz iskelet kendini daima duyurmuştur. 
 İki kanalın kesinti noktası bahçenin en çekici yeridir. Burada baş havuz ya da köşk bulunur. Bazen burası yapay olarak yükseltilmiş ve “cihannuma” durumunu almıştır. Çin bahçelerinde bu tümsek yapay olduğu gibi doğal da olabilir. Çoğu zaman bu tümsekler birden fazladır ve gayet büyük kompozisyonlarda birer “odak noktası” görevi görürler. Suyun daima eğimi arazi veya dağ eteklerinde kurulmuştur. Kanal sistemi, bu durumlarda bir yöne doğru uzanır. Yani esas arazi kanal eğilimini izler, ara kanallar eğime dikey durumda ve birbirine paraleldir. Bu suretle Lâtin haçı bozulmuş ızgaraya benzer bir plan vücut bulmuştur. Böyle durumlarda bile çok kere cihar bağı sistemini koruma yönüne gidilmiştir. 
Setli Bahçeler: Arazinin eğilimi arttıkça, suların akıntısı çoğalmış ve istenilen hızı aşmıştır. Bahçe zemini ise yatay olacağına eğimli olmuştur. Kabul edilmesi imkânsız sayılan bu iki nedenden ötürü, zemin yatay tabakalara bölünmüş ve kademelendirilmiş, alan istinat duvarlarıyla tutulmuştur. Bundan da “setli bahçeler” doğmuştur. Kanallara, kısaltılmış boyları içinde normal akıntı sağlamak mümkün olmuş ve üstelik bahçeyi zenginleştiren birçok eleman kazanılmıştır. Bunlar kanalların setten sete geçerken zorunlu olarak ortaya çıkaracağı çağlayan ve şelâleler ile setlerin kenarlarında üstün görüş ve ferahlık sağlayan noktalardır ki, buralara köşkler ve kameriyeler oturtmak fırsatı kaçırılmıştır. 
• Yollar: Bahçelerin en karakteristik taraflarından biri, yollarının daima yükseltilmiş ve kaldırımlı olmalarıdır. Bu durumu, zemini sulamak, hatta çoğu zaman tamamıyla su altında bırakmak zorunluğu doğurmuştur. Bir sulama tekniğinden doğan bu usul, bütün doğa bahçelerinde uygulanmış ve bahçelerin mimarîsi üzerinde etkili olmuştur. Bend ya da set biçimindeki yolları sayesinde, bahçe plânı uzun süre geleneksel aksiyalite ve düzenini koruyabilmiştir.
İstanbul’da Ünlü Bahçe, Mesire ve Parklar İsimleri aşağıda yazılı Bahçelerin büyük kısmı bugün mevcut değil, bazıları ise harabe şeklinde durmaktadır. İsimler yerli dokümantasyondan ve belgelerden elde edilmiştir. Yabancı yazarlar, daha çok 18. ve 19. yüz yıllarda İstanbul’a rağbet gösterdiklerinden, eski bahçeleri ancak bakımsız ya da terk edilmiş bir halde görmüşlerdir. Örnek olarak, Karaağaç Sarayı ve Bahçesi 19. yüz yıl başında bütünüyle harab, fakat yerinde idi. 18. yüz yılda 

Üsküdar Sarayı bahçesinde köşkler sökülmüş, bahçe bakımsızdı. 19. yüz yıl başlarında Beşiktaş Sarayının bahçeleri kendi hallerine bırakılmış durumda, fakat mevcuttu. Saraya ait bahçelerin sayıları devirden devire değişmiştir. Uzunçarşılı İsmail Hakkı Emirî tasnifinden ve H. 998 (1590 M.) senesine ait bir mühimme defterinden yararlanarak 16. yüz yıl son yarısında hasbahçelerin sayısının 39 olduğu saptanabilmektedir. Fakat 17. yüz yıl ortalarında bu bahçelerin sayısı 61’e çıkmış görünmektedir. Evliya Çelebi’ye göre hasbahçelerin sayısı 21, mesirelerin sayısı 30’dur.

Evliya Çelebi zamanındaki hasbahçeler: Tersane Bahçesi, Karaağaç Bahçesi, Mirgüne Bahçesi (Kağıthane), Halkalı Bahçesi, Siyavuşpaşa Bahçesi, Fitreköy Bahçesi, Davutpaşa Bahçesi, Sani Bahçesi, Haramidere Bahçesi, İskender Çelebi Bahçe, Dolmabahçe Bahçesi, Beşiktaş Bahçesi, Tokat Bahçesi, Sultaniye Bahçesi, Çubuklu Bahçesi, Kandilli Bahçesi, İstavroz Bahçesi, Üsküdar Bahçesi, Çamlıca Bahçesi, Fener Bahçesi olarak tesbit etmiştir (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976). Mesireler ise: Yenikapı Mesiresi, Bayrampaşa Mesiresi, Kasımağa Mesiresi, Topçular Mesiresi, Yaveri Mesiresi, Eyüp Bahçesi Mesiresi, Kağıthane Mesiresi, Levent Çiftliği Mesiresi, Baruthane Mesiresi, Emirgüne Mesiresi, Bendderesi Mesiresi, Çaybaşı gezinti yeri Mesiresi, Su Kemerleri Mesiresi, Sultan Osman Havuzu gezinti yeri Mesiresi, Istranca dağları Mesiresi, Selim Han Mandırası Mesiresi, Terkos gölü Mesiresi, Kiteliköy Mesiresi, Türkeşe Mesiresi, Çekmece gölleri Mesiresi, Okmeydanı Mesiresi, Akbaba Mesiresi, Ali Baba Mesiresi, Dereseki Mesiresi, Altındağ Mesiresi (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976)

BÜYÜKDERE ÇAYIRI (Melling’in “Büyükdere Çayırı” adını verdiği Çayırbaşı gezinti yeri ve mesiresinin gravürü)

 

Osmanlı-Türk dönemi iklimsel verilerin kullanımı ve bahçe mimarisi

İnsan medeniyetleri, su kenarında olan yerlerdeki olanaklar sayesinde çok daha başarılı ve yaratıcı olmuşlardır. Su ve yeşil insan doğasının temelini oluşturur, bununla bütünleşmiş bir ortam her zaman dinlenme ve yenilenme (rekreasyon) olanağı sağlar. Doğa Parkları oluşturulması düşüncesi yüzyılımıza ait olduğu halde, binlerce yıldır insanlar doğayı düzenleyerek içinde yaşamayı tercih etmişlerdir (TUNÇER, M., 1999)
Geleneksel Türk kentinde topoğrafyaya saygılı, iklime uygun yapılaşma görülürdü. Yerel mimari stillerin, değişik taş inşaat geleneklerinin, değişik iklim bölgelerinde farklı kent görünümleri oluşturduğunu bilmekteyiz. Küçük bostanlar içeren bahçelerinde, bağlarında bu evler mahalleleri oluştururdu. Bu bostanlar, dereler ve meyvelikler mahalleler arasında yeşil sistemi yaratırdı.
Ayrıca gıdada kendi kendine yeterliliği sağlardı. Geleneksel Türk yerleşimlerinde karma kullanım vardı, ev-işyeri ilişkisi yakındı. Geniş caddeler daha dar sokaklara ve çıkmazlara bir hiyerarşi içinde bağlanırdı ve yaya öncelikliydi. Çıkmaz sokaklar yarı kamusal mekânlar olarak oturanların sosyalleşmesini sağlardı.

Tarihte millet bahçeleri

Türklerde bahçe anlayışı, göçebe hayatının özelliklerinden dolayı geç yerleşmiştir. İklim şartlarının zor olduğu, kuraklığın yaşandığı Orta Asya’da göç, Türkler için zorunlu bir yaşam biçimi olmuş ve bunun sonucunda toprağa bağlılık engellenmiştir. Yaylalar, kırlar onların doğayla olan bağlantıları olmuştur. Türklerin Anadolu’da yerleşik düzene geçmeleri sonucunda oluşan bahçelerin en önemli özelliği, sadece seyirlik değil, aynı zamanda her noktasında içinde yaşanılabilen mekanların yaratılmasıdır (ŞAHİN, C., K., EROL, U.E., 2009).
Osmanlı döneminde Kanuni Esasi’nin ilan edilmesiyle önce ‘Millet’ ve ‘Ümmet-teba’ kavramları yeniden düzenlenmiş, ümmet ve millet bütünleştirilerek, hepsi ‘Millet’ yapılmıştır. ‘Millet Bahçeleri’ Osmanlıda bu bütünleşmeyi simgeleyen bir kavram haline gelmiştir. Tanzimat sonrası yapılan düzenlemeler tüm devlet sathında yeni teşkilatların kurulmasını, halkın yaşam biçiminin dönüştürülmesini, sosyalleşme gibi kavramları beraberinde getirmiştir. Bu kapsamda hazırlanan Vilayet Nizamnamesi içinde yer alan konulardan biri de ‘Millet Bahçeleri’ olmuştur.
İlk olarak Taksimde Millet Bahçesi açılmıştır. Ardından Üsküdar’daki Sarıkaya Millet Bahçesi, Sultanahmet Millet Bahçesi, Tepebaşı Millet Bahçesi yapılmıştır. 1888’de Şehremaneti ile İstanbul’da yeni bir bahçeler ve yeşil alanlar dönemi başlamıştır. 
Bunlardan bazıları, Sarayburnu-Gülhane, Üsküdar Doğancılar, Mahmut Şevket Paşa, Fatih ve Sultanahmet Bahçeleridir. Park ve bahçeler, Selçuklu ve Osmanlı tarihinde saray bahçeleri, saray erkânının kullandığı bahçeler ya da önemli mimari eserlerin bahçelerinde karşılık bulmaktaydı. 
“……Türk Rönesans`ı da denilebilen Lale Devri ve sonrasında, 19. Yüzyılda başlayan sanayi gelişiminden itibaren kentlinin kent dışındaki mesire alanlarından kent içindeki açık ve yeşil alanlara doğru sosyalleşmesine olanak tanınmış, dönemin toplumsal yansımalarına mekânsal olarak rengini katmıştır. Çeşitli amaçlarla kullanılan bahçeler, bostanlar, bağlar, mesire alanları, korular ve gezinti yerleri zamanla halkın eğlence, dinlence ve üretim yerlerine dönüşmüş, özellikle İstanbul`un birçok yerinde her kesimden kişinin faydalandığı alanlar haline gelmeye başlamıştır “.( TMMOB, Peyzaj Mimarları Odası, Basın Açıklaması) 

Osmanlı-Türk dönemi bahçe mimarisi ve su kıyısı düzenlemeleri
 
İstanbul’da Osmanlı-Türk dönemi bahçe mimarîsi ve su kıyısı kullanımlarına ilişkin araştırma ve incelemeler yeterli denilemez. Çünkü bugün, olduğu gibi korunabilmiş tek bir Türk bahçesi bulamayız. Eski bahçelerden pek azı, çok bozulmuş ya da harap olmuş bir biçimde, bize kadar kalmış, ötekiler de bütünüyle ortadan kalkmıştır. 
Su kıyısı düzenlemeleri de benzer şekilde genellikle ortadan kalkmış, yok olmuştur. Bununla birlikte, dinî ve özellikle sivil mimarimizin varmış olduğu yüksek ilerleme derecesini göz önünde tutarak, bahçe mimarîmizin ve su kıyısı düzenlemelerinin de hiç olmazsa aynı olgunluğu bulmuş olduğu kabul edilebilir. Bahçe konusunun halk dilinde ve edebiyatımızda eskiden beri aldığı önemli yer ve İstanbul bahçelerine ait destanlar, bu kanıyı güçlendirmektedir. 

 

Gülhane parkı, osmanlı imparatorluğu döneminde topkapı sarayı’nın dış bahçesiymiş ve içinde bir koru ve gül bahçeleri bulunurmuş.

Prof. Sedat Hakkı Eldem, 1940’lı yıllarda hazırladığı “Türk Bahçeleri” adlı araştırmasında mevcut bahçe ve mesirelerin bu dönemde, her ne kadar bozulmuş, harap olmuş veya son yüzyıl eserleri olsalar bile, bunları toptan inceleyerek sonuçlara ulaşmış ve genellemelere varmıştır . 
1930 ile 1940 seneleri arasındaki devrede, İstanbul ve civarı, sakinlerinin yüzyıllar boyunca yarattığı ve hele içinde bulunduğu doğal güzellikleri henüz kaybetmemişti. Bahçe ve peyzaj bakımından eski önemli eserler ve sitler yok olmuş, yerleri metruktu. Fakat bu yerler halen mevcuttu, ve hatta üzerlerinde geçmişe ait bazı izler de taşıyorlardı. Yapılan resim, çekilen fotoğrafların çoğu bu zamandan kalmadır. Tanınmış bahçelerin yerleri belirli, mesirelerin ekserisinde hayat vardı.
Yol kalıntıları, havuz ve duvar izleri, başka bir yerde rastlanabilen bir köşk ya da çardak izi bu incelemenin esas elemanlarını oluşturmuştur. 

Bu araştırmada eksikleri tamamlamak için, başvurulan ikinci bir kaynak da eski bahçeler ve su kıyılarına, yalılara ait eski resimli tasvirler, gravür ve fotoğraflardır. 

Bu resimler ve gravürler hayalî ya da gerçek bahçelere, yalılara, kıyılara ait olup, ayrıntıları yeteri derecede aydınlık olmasa bile, bütün hakkında fikir vermektedirler. 

Başvurulan bir başka kaynak da yazılı dokümantasyon ve araştırmalardır. Konu bu üç temel kaynağa göre incelenmiş ve Türk bahçesi ve su kıyısı düzenlemeleri hakkında, pek kesin olmasa bile, genel bir fikir verilmeye çalışılmıştır. Çeşitli veriler bir araya getirilerek, Türk Bahçesi / Su kıyısı düzenlemeleri hakkında var olan ve kısıtlı bir süre zarfında ulaşılan bilgiler düzenli ve yararlı hale getirilmeye çalışılmıştır. 

“…………….Bundan sonraki harp senelerinde fazlasıyla ağaç kesildi. Alemdağı, Tokat, Vidos asırlık ağaçlarının çoğunu yitirdi. Fakat bütün bunlar bu bölgeleri, bu cennet gibi güzel doğayı bekleyen tufan ve afetin yanında ne imişki! Bu afet ilk defa imar namı altında kendini gösterdi.

 Bu uğurda nice yeşillikler, nice güzellikler yok edildi. Fakat bu varlık ve güzelliklere ölüm darbesini vuran kontrolsüz nüfus hücumu oldu. Gecekondular başlangıçta hakikaten gecekondu idi. Şimdi aleniyete kavuşmuşlardı. Spekülasyon bunların gerisinde kalmadı. Bir yağmadır oldu. Sanki başka bir milletin evlatları çıkageldi. Taş üstünde taş kalmadı. Mezar taşı, Nişantaşı, Aynataşı… hiç biri kurtulamadı. 

Ağaçlar aynı akibete uğradılar. Nice asırlık çınarlar yok oldu. Bu senelerde mesirelerde yağmaya uğradı. Semtler isimlerini kayıp ettiler, eski varlıkları unutuldu. Yerlerine “tepeli” bir takım yerler türedi……”
https://www.simurg.com.tr/turk-bahceleri

Osmanlı döneminde İstanbul’da mesire yerleri, doğal ve halka açık parklar
 
Kâğıthane mesiresi

Kâğıthane mesiresi birkaç yüzyıl boyunca bütün İstanbul halkının rağbetini görmüştür. Uzunluğu bakımından İstanbul’un en büyük mesirelerinden biridir. Halka açık olan bölümü, derenin iki sahilince Fil Köprüsü’nden Doğancılar Köprüsü’ne kadar ve oradan itibaren yalnız sol sahilde olmak üzere, Kâğıthane Köyü’ne kadar uzanır. Dere, iki köprü arasındaki kısmında, rıhtım duvarları ile çevrilmiştir. Hünkâr Köşk’ü ile Has Bahçe, Doğancılar Köprüsü’nden Kâğıthane Köyü’ne kadar olan kısmın sağ sahilini oluşturur. Bu kısımda dere düzenlenerek iki tarafı birbirine paralel rıhtım duvarları ile çevrilmiş ve Türkiye’de bahçe mimarîsinde yapılmış en uzun kanal inşa edilmiştir (TUNÇER, M. 1999). 
Bu kısım Cetvil-i sim olarak tanınmıştır. Genişliği yer yer değişen, iki çıplak tepe sırası arasında uzanan Kâğıthane vadisi, olağanüstü etkili ve orantılı bir mekan oluşturmaktadır. Bu alanın çeşitli yerlerine serpiştirilmiş büyük ağaç kümeleri, göz için gerekli ölçüyü verirler. 1940’lara kadar mevcut olan Çağlayan Köşkü’nden başka, yalnız İmrahor Köşkü Bahçesi içinde ve harap bir halde ayakta durmaktaydı. (Eldem, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976).

Göksu mesiresi
 
Geniş alan kaplayan mesirelerden biri de Göksu Mesiresi’dir. Bu mesire yerinin incelenmesi, bize, bu gibi yerlerin ne kadar ince bir duygu ve kuvvetli bir anlayış ile alınarak işlendiğini öğretir. Göksu Mesiresi, Kağıthane ile önem ve rağbet bakımından yarışırdı. Topoğrafik yapısı Kağıthane’ninkinden ayrıdır. Çayır, Küçük ile Büyük Göksu arasındaki alanı Boğaziçi sahiline kadar kaplar ve Göksu Deresi’ni izleyerek Dört Kardeşler mevkiine kadar uzanırdı. Göksu Deresi’ne, küçük bir kolun aktığı yerde ise çayır bir miktar genişlerdi. Çayır Anadolu Hisarı ve Yenimahalle sırtları ile sınırlanmış, Boğaz tarafı ise açık kalmıştır. Bu fevkalade sevimli sahayı insan eli çok anlayışlı bir surette işlemiş ve en uygun yerlerini uygun motiflerle belirterek değerlendirmiştir. 
Küçüksu ağzındaki kasır ve dört yüzlü çeşme ile taş sofa, Anadolu Hisarına güzel bir karşılık oluşturmakta ve Çayırın Boğaza açılan kısmını, uyumlu bir biçimde çerçevelemektedir. Bu güzel eser II. Mahmud yapısı ve 1802 tarihlidir. (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976). 
Derelerin üzerine atılmış çeşitli köprüler, ağaç grupları ve çeşmeler çayırı ayrıca süslemektedir. Göksu deresinin sağ sahilinde, su değirmeni önündeki ahşap köprü hizasındaki sahada, karakteristik ve büyükçe bir sofa vardır. Bu set II. Mahmud zamanında inşası tasarlanan bir köşkü taşımak üzere yapılmış ve sonradan vazgeçilmesi üzerine bu halde kalmıştır. Eskiden yolun sol tarafında bir çeşme, sağ tarafında da bir namazgah seti vardı. Çeşmenin yazı taşları yok olmuş, yalakların bir kısmı da sökülmüştür. Bununla beraber, kalan parçalar, eserin II. Selim zamanına ait olduğu gösterir. Çeşme, dört yalaklı tiptedir, özelliği büyük yalaklardan birinin önündeki kanaldadır. Eskiden 10 metre kadar uzunlukta olan bu kanalın kenarları muntazam taşlarla çevrilmişti. Sonu mevcut olmadığı için suyun dereye nasıl boşaldığı bilinmemektedir. Biraz ilerdeki namazgaha ait iki ağaç ve küçük bir tümsekten başka bir şey kalmamıştır. (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976). 
Köşklü set, az eğimli bir arazi üzerine, gayet sevimli ve Göksu deresinden biraz ayrılmış, tepeciklerle çevrilmiş bir alanın kenarına yapılmıştır. Sofanın şekli, arkası yarım yuvarlak, önü ise çok hareketlidir ve iki köşe ayağı arasında bir konvex eğriden ibarettir. Bunlar demir kenetlerle tutturulmuş ve boğaz taşından kaideler üzerine oturtulmuş, ot taşı levhalardır. Setin üstünde, küçük bir kasrın temelleri vardır. Bu temel duvarlarına göre, kasrın planı, şimdiki Küçüksu kasrının planını hatırlatır. Sofanın, ortalarına yakın bir yerinde büyükçe ve 1811 (H.1226) tarihli bir yazılı taş vardır. Sofanın ve köşkün niteliği hakkında tereddüt uyandıran şeylerden biri de etrafta serpilmiş, işlenmiş taşlardır. Bunların karakteri çok kabadır ve 19. Yüzyılın ikinci yarısına ait oldukları etkisini uyandırırlar. Küçüksu kenarındaki sınırlı Has Bahçe alanından başka her yanı halka açıktı. Göksu deresi kenarına yapılmasına izin verilen fabrikalar, Boğaz ağzındaki ilkokul, çayırı bölen ağaçlı yol ve nihayet yeni vapur iskelesi ile çeşmeli sofa üstündeki kahve, bu emsalsiz Boğaz köşesinin güzelliğini bozmuştur. Evliya Çelebi, Göksu mesiresi için şöyle diyor: “Ab-ı hayat misali bir nehirdir ki, Alem dağlarından cereyan edip gelir. İki tarafları yüksek ağaçlarla müzeyyen bağlardır ve ekseri yerleri Halıcı Zade bahçeleri ve un değirmenleridir. Bu nehir üzerinde bir tahta köprü var. Cümle uşakkan kayıklar ile bu nehirden ileri ferahfeza köylere varıp ağaçlar altında zevk ve sohbet ederler. Vacib-ül seyr bir mesiredir” (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976). 

 

Bütün sanat dalları gibi resmi de çok seven, ailesini birer ressam olarak yetiştirmeye çalışan Sultan Abdülhamit’in saray ressamı ünlü fausto zonaro’nun “Göksu’da Safa” adlı tablolarıdır.

Baltalimanı çayırı 

Boğazın en sevimli, ancak uzun yıllardan beri terk edilmiş mesirelerinden biri de Baltalimanı çayırıdır. Çayır iki sırt arasındaki (Fıstıklıbağ tepesi ile Halim Paşa koruluğu) vadinin bir yanını kaplar ve içinden Baltalimanı Deresi akar. Vadi dereyi izleyerek ve gittikçe daralarak, Kanlıkavak deresinin, Baltalimanı deresine döküldüğü yerde ikiye ayrılır. Çukurbağ denilen yere kadar derenin iki tarafında büyük ağaç kümeleri vardır. Derenin boğaza döküldüğü ağzı, sonradan doldurulmuş ve burada yapılan Baltalimanı Sarayı ve bahçesiyle, çayırın manzarası kapanmıştır. Çayır içinde, insan elinin yaptığı eklentiler, özellikle 300 metre kadar uzanan ve çayırın bir yanını sınırlayan, satranç biçimindeki ağaçlıktır. Bu ağaç sırasının sonunda doğa yine serbest bırakılmış ve bu geçiş noktası, fıskiyeli setler ile karakterlendirilmiştir. 
Bu setler üç kat olarak yapılmış, en alt kata da çıkıntı biçiminde bir havuz eklenmiştir. Fıstık ağaçlarının sıraya alınmış olmaları ve yaşları III. Selim devrini hatıra getirir. (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976). Yol boyundaki koruluk saray ile beraber dikilmiş, burada ikişer sıra ağaç arasında büyükçe bir boşluk bırakılmış ve böylelikle güzel bir yeşillik mekanı oluşturulmuştur. Burada bulunan fevkâni bir köşkün ancak alt bölümleri kalmıştır. 

Sultaniye çayırı

Sultaniye Çayırı diğer mesire yerlerinden ayrı olarak, daha küçük ve sade bir yapıya sahipti. Burası Boğaz sahilinde, çayır ortasında kurulmuş büyük bir ağaç grubundan oluşmuştu ve ağaçların altında kademeli bir çifte çemensofa vardı. Mesire yeri oldukça küçüktü ve sahilde 150 yıl öncesine kadar duvarları meydanda olan meşhur “Acem Köşkü” ve bahçesi vardı. Evliya Çelebi’ye göre, Beykoz’un güney tarafında leb-i deryada (denize nazır) bulunan Sultaniye Bahçesi II. Beyazıd yapısı ve “bir bağ-ı cenan misal-i gülistandır”. Burada öyle serviler vardır ki ”kebkeşan asa semaya ser çekmiştir” (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976). 

Çubuklu mesiresi 

Beykoz Sultaniye çayırına yakın olan Çubuklu mesiresi, aynı esaslara göre kurulmuştur. Sahile yakın bir yerde, büyük ağaçlar altında bir havuz ile çeşmeli sofaları vardır. Bugün, havuz ve çeşme mevcut olmakla birlikte depolar ve iskele ile rıhtım inşaatı, çayırı sahilden ayırmış bulunmaktadır. Eskiden beri rağbette olan bu mesireye bugünkü çehresini veren ve Feyzabad adı altında canlandıran III.Ahmed’in damadı İbrahim Paşa’dır. Havuz, sadece taş kaldırım ile çevrilmiş ve bir yalak ile beslenmiştir. Çeşmeli sofa, daha iyi vaziyettedir. 1720-1721 (1133) tarihli ve çok zengin bir üslupta inşa edilmiş olan tek cepheli çeşme, sofanın ortasında değil, bir yüzün üstünde bulunmaktadır. Göksu ve Çağlayan sofalarında da aynı düzen göze çarpmaktadır. Sofanın bir köşesinde bir mihrab taşı vardır (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976). 

Havuzbaşı mesiresi 

Çengelköy ve Beylerbeyi arasında bulunan Havuzbaşı mesiresinde, havuz ile oturma sofalarının bir araya getirilerek çok kullanışlı bir çözüm yolu bulunduğu söylenebilir. Hafif eğimli bir arazi üzerinde inşa edilmiş olan bu sofa, üç tarafından güçlü bir istinat duvarı ile tutulmuş ve ortasında havuz, iki tarafında da yan sofalar olmak üzere üç kısma ayrılmıştır. Ortalama 8-12 metre büyüklüğünde olan havuz, geniş kapak taş çevrilmiş ve sofanın ön yüzüne kadar uzatılmıştır. Bir sıra asırlık çınar ağacı, eski satranç dizisinin son kalanlarıdır. Sofaların, bu ağaçların biraz gerisinde bulunmaları ve ağaçların da sofaların üzerine dikilmemiş olmaları, dikkati çekmektedir. I. Abdülhamid zamanından kalmış olan bu grup, eskiden denize kadar uzanan bu mesireye aitti. Bugün deniz tarafı kapanmıştır. Yukarıda kısaca açıklanan, en tipik birkaç mesire yerinden başka bir dereceye kadar eski bünye ve karakterlerini muhafaza etmiş çayır ve mesire yerleri daha var ise de, bunlar günden güne özelliklerini kaybetmiş ve çoğu, asırlık ağaçları kesilerek ve üzerlerinde yeni tesisler yapılarak veya imar/ifraz edilerek konut alanına açılmışlardır. 

 

Çubuklu mesiresi geçmiş ve bu günkü durumu

Yaşanılabilir kentler için kaliteli ve kullanışlı parklar nasıl olmalıdır?

Geçmişten günümüze kadar gelişen Türkiye’de akılcı, sistematik, yaşanabilir kentler oluşturarak insan ve doğa odaklı yaşanabilir mekanlar oluşturulmuştur. Bununla beraber kentsel yaşam kalitesinin yanı sıra yerel yönetimlerin girişimleri ile kentlerde, kişi başına düşen yeşil alan miktarının artmasına da hız kazandırmıştır.
Kent ve kentlilerin kaliteli yaşam standartlarını arttırabilmeleri için kentsel çevreler içerisinde insanlara, rahat kullanabilecekleri, yabancılık çekmeyecekleri çeşitli aktif ve pasif rekreasyon alanların sunulması önemlidir (AYTEKİN, Ö, 2018) .  
Kentlerin kalitesini arttırmak için kent parkları, karmaşık gibi görünseler bile bir düzene sahiptirler. Bunlar; yürüyüş, oyun oynama, sanat ve toplum mekanları, toplanma alanları gibi içlerinde fiziksel, sosyal, kültürel aktiviteleri bulundurarak  insanların doğal ve sosyal çevre ile iletişimlerini sağlamaktadır. 
        Parklar insanlara sundukları farklı tipteki aktivitelere katılma olanaklarıyla kent ortamını daha yaşanabilir kılarlar. Mori Sosyal Araştırma Enstitüsü’nün 2001 yılında İngiltere’de yaşam kalitesi ile ilgili yaptığı bir araştırmada, konuşulan her beş kişiden biri, parklar ve açık alanları en önemli kamu hizmeti olarak gördüklerini belirtmişlerdir.
Parkların daha yaşanabilir çevreler oluşturmada insanlara sağladıkları faydaları beş başlık altında toplayabiliriz:
• Sosyal faydaları: Doğayla ve toplumun diğer üyeleriyle bir araya gelme fırsatları sunarlar.
• Sağlık faydaları: Hem fiziksel hem psikolojik yönden faydalar sunarlar.
• Eğitici faydaları: Resmî ve resmî olmayan eğitim için kaynak oluştururlar.
• Çevresel faydaları: Hava kalitesi, koruma ve çeşitliliğin arttırılmasına katkıda bulunurlar.
• Ekonomik faydaları: Doğrudan istihdam yaratma, yatırımı alana çekme ve yenilemeyi destekleme gibi olanaklar yaratırlar.
Parklar şehir çevresinde en iyi bilinen ve kullanılan açık mekânlardır. Çağdaş toplumlar için sosyal açıdan önemlidirler; farklı kültürler, ırklar, cinsiyetler, yaşlar, inanışlar arasındaki sınırları kıran en önemli kentsel elemandırlar (AYTEKİN, Ö, 2018) .  .
Kaliteli kentsel park kavramının iyi derecede tanımlanabilmesi için; çevrenin bir bütün olarak ele alınarak eksiklikler belirlenmelidir. 
Bölge parçacı değil bütün ele alınarak, ihtiyaç ve kullanıcıların taleplerine göre park yapılmalıdır. Aksi takdirde atıl alanmışçasına, doğa hayvan ve insan odaklı değil de, doğa hayvan odaklı mekanların oluşmasına yardımcı oluruz buda maddi ve manevi olarak plansız kent parklarının oluşumuna yardımcı oluruz.
Parklarda aktivite ve kullanımlar, ulaşılabilirlik, konfor ve imaj, sosyallik gibi her bir kalite bileşenin ayrı ayrı ele alınıp, park planlaması ve tasarımı sürecinde göz önünde tutulması önemlidir. Ancak, doğru yer seçimi, doğru planlama, doğru tasarım, doğru uygulama ve doğru bakım standartlarının yakalanması ile kent insanlarına kullanabilecekleri kalite kent parkı çevreleri oluşturulabilecektir.
Park alanlarının güvenliği, parkın konforunun ve imajının kullanıcılar tarafından algılanmasında önemli bir etkendir. Güvenlik park çevresinde başlar. Alan üzerinde denetimin sağlandığını hissetmek, alanı görebilmek, tehlike anında kolayca kaçabilmek ve çevreden destek alabilmek, o yerin daha güvenli hissedilmesini sağlar. Güvenli park çevreleri için güvenlik personelinin, telefona ulaşımın ve ilk yardım ünitelerinin sağlanması gereklidir. Park içerisinde açık görüş sahalarının olması da güvenliğin algılanmasında etkilidir (AYTEKİN, Ö, 2018) .  
Farklı yaş grupları ve farklı tiplerdeki insanların kullanımı için çeşitli aktiviteler sunmalıdır (aktiviteler ve kullanımlar). Parka ulaşım kolay olmalıdır ve çevrelerindeki yerleşimlerle ilişkili olmalıdır (ulaşılabilirlik). Güvenli, bakımlı ve çekici olmalıdır, parkta oturmak için yerler olmalıdır (konfor ve imaj). Park insanlara diğer insanlarla bir arada olma fırsatı vermelidir (sosyallik).
Parklar yumuşak ve sert peyzaj diye ayrılır. Yumuşak peyzajda peyzajın halısı diye tabir ettiğimiz yeşil rengi ile ruhu dinlendiren çim alanlardır. Çim alanlar birçok açıdan bize avantaj gibi gözükseler de, çok fazla su ihtiyacı olduğundan maliyeti arttırmaktadırlar. Öte yandan ağaçlarla gölgelik alanda oturmanın verdiği huzur, havayı temizleme özelliği, oksijen üretimi, sera etkisi ile mücadele eden ağaçlar, şehri ve sokakları serinletir, erozyonu önler, saymakla bitmeyen birçok özellikleri bulunan ağaçların önemi çok büyüktür. Bütün bu özelliklerin ışığında şekilci projelerin yanı sıra sert peyzaj alanlarının az tutularak, yeşil alanlara ( yumuşak) daha fazla alan ayırmamız gerekmektedir.

Park yapımlarında maliyetlerin önemi göz önünde bulundururken, proje esnasında ve uygulama esnasında yöreye göre bitki seçimi yapılmalıdır.
Bütün bu yazdığımız çerçeve doğrultusunda gündemimizde bulunan millet bahçeleri, ulaşım, güvenlik ve insanların talepleri doğrultusunda nasıl olacağı hakkında sonuç öneriler kısmında verilecektir.

Sonuç ve öneriler: 

Millet bahçesine dönüştürülmek üzere projesine başlanması planlanan yerler aşağıdadır: İstanbul Atatürk Havalimanı, İstanbul Pendik, İstanbul Esenler, Ankara Atatürk Kültür Merkezi, Ankara Gölbaşı, Elazığ ve Konya. 
Projesi tamamlanıp uygulaması başlanması planlanan yerler: “İstanbul Kayaşehir 2, 3 ve 4’üncü etaplar, İstanbul Validebağ, Küçükçekmece, Zeytinburnu Beştelsiz, Ayazma ile Diyarbakır Dicle Vadisi.” 
İstanbul’a toplam 11 tane millet bahçesi planlanırken, Ankara ve Diyarbakır’a da 2’şer tane bahçe öngörülmüştür. Taslak, çalışmada toplam 28 bahçe için 3 milyar lira harcama yapılması planlansa da nihai rakamın projelerin kesinlik kazanmasıyla ortaya çıkması beklenmektedir. 

1. Kentsel yeşil alan sistemi bütünlüğü içinde millet bahçesi düzenlenmelidir: 

Millet Bahçeleri kentsel makroform içinde değerlendirilmeli, kentsel yeşil alan sistemin (Green System)  bir parçası olarak planlanmalıdır. Millet Bahçeleri de kullanılarak kesintisiz ve sürekli bir yeşil alan sistemi oluşturulabilir. 

2. Stadyumların korunması, spor kullanımlarının ortadan kaldırılmaması: 

Yapılması planlanan Millet Bahçeleri`nin çoğu; doğal ve kültürel miras ile bellek alanlarını içermektedir. Özellikle stadyumların spor amaçlı kullanımı ortadan kalkmamalı, isimleri değişmemelidir. Millet Bahçesi yapılacak alanlar kent içinde boş durumda olan hazine ve askeri araziler olabilir. 
14 stadyum 3 ay içinde millet bahçesine dönüştürülmek üzere projelendirilecek. Stadyumdan millet bahçesine dönüştürülmesi öngörülen yerler şöyle: 
“Adana 5 Ocak Stadyumu, Batman 16 Mayıs Stadı, Diyarbakır Atatürk Stadı, Eskişehir Atatürk Stadı, Gaziantep Kamil Ocak Stadı, Giresun Atatürk Stadı, Hatay Antakya Atatürk Stadı, Malatya İnönü Stadı, Mersin Tevvik Sırrı Gür Stadı, Sakarya Atatürk Stadı, Samsun 19 Mayıs Stadı, Sivas 4 Eylül Stadı, Trabzon Akçaabat Fatih Stadı ve Trabzon Avni Aker Stadı.”
“…………Söz konusu alanlardaki kültürel miras; titizlikle korunarak yenilenmeli, kent belleğinin kesintisiz olarak sürekliliğinin sağlandığı yeni mekânsal bağlamlar oluşturulmalıdır. Mevcut yeşil alan ve parklar olduğu gibi kalmalı,  “Millet Bahçesi” ismi yeni oluşturulacak yeşil alanlara verilmeli, halkın kolay ulaşabileceği mesafelerde olmalıdır …..”   (TMMOB, Peyzaj Mimarları Odası, Basın Açıklaması)
.
3. Ankara Millet Bahçesi ve Atatürk Kültür Merkezi (Akm)

Ankara için planlanan Millet Bahçesi; 1.700.000 m2 alana sahip dev bir şehir parkı olarak projelendirilmiş durumda. Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’nün önünden Konya Yolu’nu sınır alarak başlayacak olan park, doğuda Sıhhiye Meydanı’na, kuzeyde ise Ulus Heykel Meydanı’na kadar uzanması planlanmıştır.
“……Millet Bahçesi içerisinde olan 750 dönümlük alan ise adeta yeşil ile iç içe geçmiş bir tarih sergisine ev sahipliği yapacaktır. Park içerisinde Cumhuriyet dönemi, Osmanlı ve Selçuklu dönemi, Roma dönemi, Mezopotamya dönemi müzeleri olmak üzere 4 farklı müze projesine yer verilecektir .” (https://www.trthaber.com/haber/turkiye/ankaraya-yapilacak-olan-millet-bahcesi-baskentin-imajini-degistirecek-369393.html)

1971 yılından başlayarak devam eden ve eski kent merkezi Ulus ile yeni kent merkezi Kızılay arasında kalan eski endüstriyel alanın dönüştürülerek başkent Ankara’ya bir Kültür Aksı (omurgası) yaratılması yönünde süregelen çalışmalar, 23. 09. 1980 tarihli özel yasayla (TC Yasası No: 2302) özel bir anlam ve program edinmiştir.
“……. Yasada ayrıntılı bir biçimde tanımlandığı gibi, tanımlı alan üzerinde her türlü planlama (program ve tasarım dahil) erki, Milli Komite’ye devredilmiş, Milli Komite’nin paydaşları, aynı yasada belirtilmiştir. Buna göre, Cumhurbaşkanlığının himayelerinde (başkanlığında) toplanan komite, yasada tanımlanan alan üzerinde kentsel program geliştirme, buna bağlı olarak da, görevlendirdiği bakanlıklar aracılığıyla (Bayındırlık ve Kültür ve Turizm Bakanlığı) öngörülen programları destekleyen, fiziki planlama ve mimari tasarımların edinilmesi yönünde, mutlak otorite ve yasal bağlayıcılığa sahiptir ..”                                                                                                      ( http://www.mimarlarodasiankara.org/index.php?Did=2110, Erişim 03.12.2018.)

Atatürk Kültür Merkezi Alanını  iyileştirme, güzelleştirme, yenileme ve ihya etmek amacıyla; Kültür ve Turizm Bakanlığının da görüşü alınarak, bu alan için her tür ve ölçekte etüt, harita, plan, parselasyon planı ile yapı projelerini yapmak, yaptırmak, onaylamak, kamulaştırma ve ruhsatlandırma işlemleri ile diğer iş ve işlemlerin gerçekleştirilmesini sağlamak.” hükmü kapsamında anılan alanda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilendirilmiştir .

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu konuda çeşitli toplantı ve Çalıştaylar düzenlemiştir. Bu Çalıştaylar sonucunda AKM Alanında kapsamlı bir planlama ve peyzaj proje çalışmasının yarışma ile ya da Bakanlık tarafından hazırlanması kararlaştırılmıştır. 

 2302 sayılı Atatürk’ün Doğumunun 100’üncü Yılının Kutlanması ve “Atatürk Kültür Merkezi Kurulması” Hakkında Kanunun 3’üncü maddesi ile belirlenen Atatürk Kültür Merkezi Alanı. 

Ankara Atatürk Kültür Merkezi Alanı; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı , http://mpgm.csb.gov.tr/ankara-ataturk-kultur-merkezi-alani, Erişim 02.12.2018 

Ankara için planlanan millet bahçesi- alanın 750 dönümlük kısmı müzeler bölgesi oluyor

Milli Komite’nin yürüttüğü çalışmalar sonrası AKM Alanı, Başkent Ankara’nın en önemli kentsel bölgelerinden bir tanesi olarak değerlendirilmiş ve bir bütün olarak ele alınması yönündeki görüşle birlikte, kültür, sanat ve rekreasyon etkinliklerine ev sahipliği yapacak bir biçimde programlandırılmıştır. Bilindiği gibi, 2302 sayılı yasayla tanımlanan AKM Alanı, “Milli Mücadele tarihini, Türk Halk Kültürünü ve Sanatlarını tanıtan yerler ve çeşitli müzeler, çeşitli sahneler ve toplantı salonları, sergi alanları, arşiv ve kitaplıklar ve atölyeler ve benzeri yerlerden meydana gelen Atatürk Kültür Merkezi ile Milli Komite’ce saptanacak tesis ve alanlar bulunur. Bunların dışında Atatürk Kültür Merkezi Alanı’na hiç bir yapı yapılamaz” sözcükleriyle tanımlanmıştır.
Bu bağlamda, Atatürk Kültür Merkezi Alanı beş bölgeye ayrılmıştır:
a. Birinci Bölge: Eski Hipodrum Alanı – Kültür ve Sanat Bölgesi (Atatürk Kültür Merkezi, Devlet Opera ve Tiyatro Binası ve Kongre Kompleksi);
b. İkinci Bölge: Spor Yapıları Alanı (19 Mayıs Stadyumu, Atatürk Kapalı Spor Salonu, vs.) – Spor ve Rekreasyon Alanı (doğal-yeşil alan);
c. Üçüncü Bölge: Gençlik Parkı – Rekreasyon Alanı;
d. Dördüncü Bölge: Sanat ve Kültür Alanı (CSO ve Çağdaş Sanatlar Müzesi),
e. Beşinci Bölge: Ulus Meydanı-Gençlik Parkı Arası – Müzeler Alanı (Cumhuriyet Müzesi, Kurtuluş Savaşı Müzesi, vb.)

Atatürk Kültür Merkezi alanı ve yakın çevre ilişkileri
 
Atatürk Kültür Merkezi (AKM) Alanı ile Ankara Millet Bahçesi (AMB) alanları kısmen üstüste çakışmaktadır. 2302 sayılı yasa  ile AKM  alanında yapılması öngörülen kullanımların AMB ile bütünleştirilmesi ve bu yönde bir planlama ve projelendirme yapılması gereklidir. 

Ankara Millet Bahçesi Atatürk Kültür Merkezi alanı ile kısmen çakışmaktadır

Ankara’da AKM ALANI yerine, günümüzde yapılaşma tehdidi altında bulunan İMRAHOR VADİSİ doğal karakteri korunarak Dicle Vadisi benzeri bir proje ile“Millet Bahçesi” olarak düzenlenmelidir. 

Ankara imrahor vadisi doğal karakteri korunarak ve geliştirilerek millet bahçesi olarak düzenlenmelidir.

4. Yöreye özgü bitki türlerinin kullanılması
Kent ve bölge ölçeğinde yapılacak analizler sonucu yöreye özgü yerel bitki türleri belirlenmeli ve suyun her geçen gün daha kıymetli olduğu bugünlerde, su ihtiyacı ve bakım maliyetleri gibi unsurlar göz önünde bulundurularak hem ekolojik hem de ekonomik sebeplerle egzotik türler azaltılmalıdır. Çim alanlar tasarıma ve yerin özelliklerine göre kullanılabilse de mutlaka çayır alanlar oluşturulmalı, yörenin iklim koşullarına dayanıklı tohum türleri kullanılmalıdır.
Lale ve gülün Türk tarih ve bahçe sanatında özel bir yeri vardır. Lale o denli sevilmiştir ki, Türk tarihçileri bu zevk ve eğlence devrine “Lale Devri” adını vermişlerdir. Laleler ilkbahardaki cazip görünümleriyle bahçelerdeki su kenarları ve çiçek tarhlarına büyük gruplar oluşturacak şekilde dikilmiştir. Lalelerin toplu halde yetiştirildiği bahçelere “Lalezar” adı verilmiştir. Çok sayıda ve çeşitli gülün bir arada yetiştirildiği yerlere ise “Gülizar” ya da “Gülistan” denilmiştir (Şahin, C., K., Erol, U.E., 2009)

5. İklim değişikliği için önlem alınması
Dünyada ve ülkemizde yaşanmakta olan iklim değişikliği kent içerisinde önemli bir alanı kapsayacak projelerde göz ardı edilmemeli, o kentin iklim yapısı korunacak ve iklim yapısına uygun tasarım yapılmalıdır. 

Çevre ve ulaşım analizleri doğru yapılmalı, kentin fiziksel altyapısını da içeren bütüncül bir yaklaşım ışığında fizibilite çalışmaları gerçekleştirilmelidir. Örneğin; doğru malzeme kullanımı ile yağmur suyunun yer altı suyuna karışabildiği veya depolanabildiği geçirgen yüzeyler oluşturulmalı, kentin ekolojik ve iklim yapısına uygun canlı ve cansız malzeme kullanımı teşvik edilmelidir.

Kaynakça:

ALP, A.,  17 İlde 28 Tane Millet Bahçesi, 
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/17-ilde-28-tane-millet-bahcesi-40908552, 25.07.2018

AYTEKİN, Ö, 2018, “Yaşanılabilir Kentler İçin Kaliteli Ve Kullanışlı Parklar Nasıl Olmalıdır?”, Yayınlanmamış Araştırma, Çankaya Üniversitesi, Kentsel Tasarım ve Dönüşüm Y.Lisans Programı. 
TUNÇER, M., 1999, “Osmanlı Döneminde İstanbul’da Mesire Yerleri, Doğal ve Halka Açık Parklar”,  Ataköy-Avcılar Kıyı Kesimi Düzenlemesi Proje Kitabı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi. 
ŞAHİN, C., K., EROL, U.E., “Türk Bahçelerinin Tasarım Özellikleri”, Süleyman Demirel Üniversitesi Orman Fakültesi Dergisi Seri: A, Sayı: 2, Yıl: 2009, ISSN: 1302-7085. 
TMMOB, Peyzaj Mimarları Odası, Basın Açıklaması, 10.11.2018
https://www.trthaber.com/haber/turkiye/ankaraya-yapilacak-olan-millet-bahcesi-baskentin-imajini-degistirecek-369393.html, Erişim 02.12.2018.
http://www.mimarlarodasiankara.org/index.php?Did=2110, Erişim 03.12.2018.
Ankara Atatürk Kültür Merkezi Alanı; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı , http://mpgm.csb.gov.tr/ankara-ataturk-kultur-merkezi-alani, Erişim 02.12.2018 
https://www.simurg.com.tr/turk-bahceleri

 

In recent years, as a necessity of contemporary life in our cities, Nation Gardens aimed to be one of the areas where citizens can enjoy their free time in the city and outside for entertainment, recreation and gathering.

 

 

Bu Gönderiyi Sosyal Medyada Paylaş

Yorum Ekle

Adınız / Rumuz

Yorumunuz