Tarihsel gelişim içinde peyzaj sanatına olan ana etkenlerin içinde “Din Etkisi” özellikli bir yer tutar. Büyük Mısır uygarlığında evren ve insan yaşamı hakkındaki düşünceler, tanrılara inanış, din felsefesi gibi diğer etmenler, bahçe sanatını 5000 yıl boyunca baskı altında bulundurmuştur (Gülez, 1989). Cennetmekan perspektifi ile İslam çok eskilere dayanan bir gelenek silsilesine katılır. İslam sanatı, İslam dininin Hindistan’dan İspanya’ya kadar yayıldığı çok geniş coğrafi alanda yaşayan halkın yarattığı bir sanattır (Nurlu ve Erdem, 1994). Bu bahçeler İslam coğrafyasındaki milletlerin adet, anane ve sanat görüşleriyle İslamiyet’in kaynaştırılmasından ortaya çıkmıştır (Gültekin, 1993).
İslam Bahçe anlayışı M.S. 9. ve 13. asırlarda Endülüs Emevileri vasıtası ile önce İspanya’ya daha sonra tüm Avrupa’ya yayılmıştır. Kurtuba, Sevil ve Gırnata’da manzaraya hakim çok güzel görünüşlü peyzaj alanlarında büyük saray ve köşkler inşa edilmiştir. Bu zarif mimari yapıların etrafını çeviren bahçeler ise, teraslar, fıskiyeli havuzlar, su kanalları, pavyonlar, sıra kemerler ve mirnadorlarla süslenerek çevreye ahenkli bir şekilde bağlanmıştır. M.S.13-16. yüzyıllarda Afganistan, Türkistan ve Hindistan’da bahçe sanatının gelişmesinde Türk Hükümdarlarının büyük etkisi olmuştur. Semerkant şehrinde yapılan bu bahçelerden biri de “Bağ-ı Biheşt” olarak bilinen Cennet Bahçesi’dir (Tanrıverdi, 2001). 
Çok eskilerden beri geçmişe, şimdiye ve geleceğe ilişkin cennet miti, neredeyse ulaşılamaz uzaklıklara gitmiş ve muhteşem biçimde donatılmış bir bahçe ile ilintilidir. Kuran’ın 56.suresi, vaha özlemi ile yanan ve yüce tanrının lütfuna ermiş çöl evlatlarını “sonsuz hazlarla dolu bahçeler”e götürür. Cennet Bahçesi’ne –tüm cennetler gibi-özelliğini veren iki şey vardır: bir yandan yeşillenen, açan, kaynayan yaşam gücünün mutluluk veren bolluğu ve diğer yandan içte ve asıl olan ile, düşmanca olmasa da huzur vermeyen, dışta ve yabancı olan arasına bir sınır çizilmesi. Zaten cennet ya da cennet bahçesi kavramı, eski Farsçadaki pairi-dae’-za sözcüğü, yani Babilcedeki pardisu ve İbranicedeki pardes, çitle, surla çevirmek”ten başka bir anlama gelmez. Bahçe kavramı da aynı anlamı ifade eder (Mayer-Tasch, 1998).
Kur’an da “Cennet”; ağaçlarla gölgelendirilmiş, nar ve hurma ağaçlarının bol meyveleriyle süslü, fıskiyeli havuzların serinlettiği ve içinde dolaşan zarif hurilerin soğuk şerbetler sunduğu bir yaşama mekanı olarak tanımlanmıştır. Müslümanlar cennet mekanına olan özlemlerini, yaşadıkları Dünya aleminde de böylesine serin, yeşil ve güzel bahçeler tesis ederek gidermeye çalışmışlardır (Akdoğan, 1974). 
Tüm bu cennete benzer bahçelerin temel mimarisi hakkında eski metinlerde somut olarak çok az şey söylenmektedir. Neredeyse hep saray ve tapınaklarla mekânsal bir ilişki içinde olan antik bahçe kalıntılarının arkeolojik değerlendirmesi ise çok daha verimli sonuçlar verir. Bu kalıntılardan az çok belirgin olarak okunabilen eski oryantal saray ve tapınak bahçelerinin yapı biçiminin konusal çıkış noktası araştırıldığında, önce yine Tevrat’ın yaratılış öyküsüne gönderme yapılacaktır (Mayer-Tasch, 1998).
İslam tesiri ile şekillenen İran bahçesinin planına eski kozmolojik düşünce ve inanışın etkisi de olmuştur. Buna göre Dünya veya eski bir tarife göre Cennet, dört büyük nehir tarafından dört kısma bölünmüş bir mekan olarak kabul edilirdi. Bahçelerde kullanılan ağaç ve çiçeklerin seçimi de kısmen dini inançların etkisi altında olmuştur. Örneğin, bahçede, servi ağaçları ölümü ve yalnızlığı; çiçekli erik, badem ve kiraz ağaçları, ümidi, neşeyi ve hayatı; kokulu gül ve yaseminler ise cennetten bir köşeyi ifade ediyordu (Tanrıverdi, 2001). Özellikle Cennet Bahçesi (Bağ-ı Biheşt) olarak adlandırılan İran Bahçeleri, düz allélerden, geniş yontma taş döşeme yollardan meydana getirilmiş ve dik açılı yollar ve sahalar, ağaçlar, çiçekler ve havuzlarla süslenmiştir (Pamay, 1979). İran bahçe sanatında köklerinden ırmaklar akan bir ağaç sonsuzluk simgesi idi. İran Bahçeleri “Cennet Bahçesi” olarak adlandırılırdı (Gülez, 1989). 
Son Sasani prenslerinden biri olan Hüsrev’in sarayında gösterime sunulan tüm zenginliklerin arkasında yatan zihniyet, en ince ayrıntısına kadar yer verilmiş olan bir sanat anlayışı ve devleti devlet yapan sembollerin öneminin kavranmış olmasıydı. Prensin, başkent Medain’de hükümet işleriyle uğraşmak yerine zevk saraylarının yüksek duvarları arkasında kendi bahçelerinde dolaşmayı yeğlediği de bilinmektedir.
Kral I. Hüsrev’in (İ.S. 531-579), kış ayları boyunca da çiçeklere ve şarıldayan suya bakarak huzur duyması için bahçe motifli bir halı dokutmak istemesi, zevke ve her türlü büyüklüğe yatkın olan kişiliğine uygun düşüyordu. Tabi ki bu isteği yerine getirilmiş ve (en azından kaynaklara böyle aktarıyor) kare biçiminde, kenarları elli metreden uzun bir halı dokunmuştur: Ağaçlar ve insanın içini açan bahar çiçekleriyle süslenmiş halının zemini, arasından derelerin aktığı, patikaların kesiştiği gerçek bir zevk bahçesini tasvir ediyordu. Halının zeminini çevreleyen geniş bordür mavi, kırmızı, sarı, beyaz ve yeşil taşlarla tasvir edilen çiçeklerle süslenmiş tarhları sergiliyordu. Halının zemininde toprağın sarımsı rengi taklit edilmişti. Bunun içindeki şeritler derelerin kenarlarını belli ediyor, şeritlerin arasında bulunan kristal parlaklığındaki taşlar da dereleri aldatıcı biçimde resmediyordu. 

 

Birleşik Sasani, Avar ve Slav kuvvetlerinin yaptığı 626 yılı Konstantinopolis Kuşatmasını tasvir eden duvar resmi, Moldovia Manastırı, Romanya
Çakıl taşlı yollar ise inci büyüklüğündeki küçük taşlarla tasvir edilmişti.  Bitkilerin gövdeleri ve dalları, altından ve gümüşten oluşuyordu; ağaç ve bitki yaprakları gibi diğer bitki parçaları da ipekten, meyvelerse renkli taşlardan yapılmıştı.

Bu tür “bahçeler”, diğer adıyla “kış halıları” bize o zamanlar birçok pers evinin etrafında bulunan bahçelerin görünümü hakkında yaklaşık bir bilgi verir.  Ortada kesişen ve tüm alanı bölümlere 

ayıran yollar burada özellikle dikkat çekicidir. Su akıntılarını tasvir eden bu dört eksen, bahçeyi kendi içinde yine ayni büyüklükteki dört parçaya bölüyor ve bu böylece sürüp gidiyordu. Bu havuzun ortasında küçük bir ada ya da bir kaide ile bir kez daha bir merkez oluşturduğu da oluyordu.  Dört kanala kıyısı bulunan alanlarda çiçek tarhları görülüyor ve bunların da her biri yine iki ya da fazla kenar yatağına ayrılmış olabiliyordu.
Bu resmi, çoğu kez bir gölün ya da havuzun yakınında bulunan bahçe köşeleri ve çardaklarla tamamlanmış olarak da düşünmek gerekir. Dikilen ağaçlar- burada sayılabilecek olanlar: fıstık çamı, dişbudak, karaağaç, söğüt, akçaağaç ve her zaman selvi ile çınar ağacı,  o çok arzu edilen gölgeyi sağlıyordu, tıpkı meyve veren şeftali, badem, kiraz, limon ağaçları gibi, bunların altında değişik çalılar ve süs çiçekleri yetişiyor, kuğular ve pelikanlar küçük gölleri dolduruyor ve kuşhane parmaklıkları arkasında renkli tüyleriyle ötücü kuşlar cıvıldıyordu.
Bu coğrafyayı 637 yılında ele geçirerek Bizans ve Pers egemenliğini birden sona erdiren Arapların üzerinde bu ‘yeryüzü cennetleri’ nin ne kadar kalıcı etki bırakmış olacağı tahmin edilebilir. Toz topraktan ve kuraklıktan başka pek bir şey tanımayan, bitkileri kendileri ya da hayvanları için ancak bir gıda kaynağı olarak gören bu ‘çöl evlatları’, Kur’an ın günahsız olanlara ödül olarak ölümden sonra vaat edilen cennet bahçeleriyle rekabet edebilecek bahçelerle karşılaşınca, çok derinden etkilenmiş ve hayran kalmış olmalılar. Zevki ön koşul olarak yücelten bir yaşam tarzıydı bu. Arap bilgini İbni Haldun da bu yaşam tarzını Doğu’nun Batı üzerindeki üstünlüğünün bir kanıtı olarak görüyordu.
Müslümanlar bu izleri bundan sonra takip edecekti. 7. Yüzyılda Şam’da, Bizans ve Bağdat’ta Pers mirasını devraldılar. Peygamberleri Hz. Muhammed’in sancağı altında, dünyanın yarısını ellerine geçirerek İslami bir fetih dalgası başladı. Allah’a olan inançlarıyla birleşerek, Hindistan’a ve 711 yılında da İspanyol anakarasına ulaştılar.
“Seçtiği kişiler, onlar uyurken oraya taşıttırdığı bir cennete dair harika öyküyü anlatıyor… Ama bu cennet, bildiğimiz türden bir bahçe: lezzetli meyveler ile en güzel kokulu çiçeklerin yetiştiği muhteşem bir bahçe yaptırmıştı”. Ebediyen yurtlarına dönmüş olanlar, ‘her zaman açan ve her türlü meyvenin bulunduğu ağaçların altındaki serinletici gölgede oturabiliyor ve yalnızca bir işaretle hizmete her daim hazır siyah gözlü kızlar etrafında bulunuyordu.’
Bu ‘Cennet’, yani zaman ve mekan olarak gerçeklikten uzaklaşmış ebedi mutluluk yeri imgesi, İslam’ın dünya ötesi ebediyeti düşünüldüğünde baştan sona yer alan bir metafor olmuştur. Buna göre, yaşamı süresince Tanrıya ve Kuran’ın emirlerine hep uyan Müslüman, hak edilen bu armağanların tadını çıkartabilecektir. Çünkü Peygamber, şöyle buyurmuştur: tanrı korkusu olan söz verilen cennetin yapısı şöyledir: içinde suları temiz akan dereler var, bazılarından tadı değişmeyen süt, bazılarından içilmesi güzel şarap, bazılarından da saf bal akar.
Gerçekten de ‘Cennet gibi olan bu koşullar’ın hayali, İslami inanca sahip dünyevi hükümdarların dünyevi yetersizliklere sırt çevirerek ve ilgisiz kalarak fizik ötesi yaşamların çekicilikleri ile daha çok ilgilenir olmuşlardır. Böylece dünyadaki cennetlerini yaratmaya başlayarak, hatta öbür dünyanın parıltısını ve zenginliğini geçmeye çalışmışlardır. Ancak daha sonra bu kibir başkalarının, yani İslam’ın temel değerlerine yeniden bağlanan Müslümanların, mutasavvıfların ya da diğer adıyla ‘Sufilerin’ tepkisini çekmiştir.

 

Sufiler, cennete girişle birlikte insan ruhunun tanrıyla birleştiğine inanıyordu; yeryüzündeki bahçeyi de, her noktasında tanrının yer aldığı, iç dengeyi bulmaya hizmet eden ve daha çok ruhani bir mekan olarak görüyorlardı. Tüm maddi aşırılıktan arınmış bu tutumda –en önemli olanla yetinildiğinden- doğaya karşı hararetli bir bağlılık ve sevgi ifadesini buluyordu. Bu sevgi yalnızca ve yalnızca tanrıya aitti: “Bak, Şam gülünün dik duruşuna, menekşe de nasıl dizlerinin üstüne çöküyor, yaprak kendini yere atacak duruma geldi: yalnızca ezanı tekrarla. Ey tanrım, hiçbir zaman hayvanların sesini ya da bitkilerin hışırtısını dinlemedim… Fakat hepsinin içinde senin birliğinin ispatını, senin benzersizliğinin kanıtını, senin her şeyi önceden gören, bilen ve hep gerçek olduğunu hissediyorum”. 
İslam bahçelerinin ayırt edici özellikleri öncelikle şunlardır: sembolik yorum, bazen bir mistisizme doğru giden derin dinsellik, şairane atmosfer ve her türlü asıl amaçtan uzak, manevi bir huşu. Fakat buna rağmen biçimlenişi bakımından belirgin özellikleri de vardır: Biçim olarak cennet örneğini esas alan bir bölümlemedir. Bu sayede İslam bahçesi, kendi içinde barındırdığı bir sembolizme haliz olmaktadır.  Bu da onu Helenistik- Roma ‘hortus conclusus’ tan farklı kılmaktadır. Çevreden soyutlanmış- çoğu kez tüm bakışları engelleyen yüksek duvarlarla sağlanır hak edenlerin girebildiği sırdaşı ve kendini kanıtlamış bu mekanın önemini arttırır. Cennete girerken olduğu gibi, daha önce gösterilmesi gereken, yani zevkli meşrulaştıracak bir başarı söz konusudur. Eksensel bir düzene dayalı bu tür bahçeler İslam öncesi zamanda da bilinmesine rağmen, bu biçim ancak Kuran’ın tebliğinden sonra sembolik bir açıklamaya kavuşmuştur: bu şeklin berraklığı ve suyun saflığı, cennete egemen olan berraklığı ve saflığı sembolize eder; cennetin dört ırmağı Pişon, Gihon, Fırat ve Dicle gibi bu su bahçeleri de dereler ve dar kanallarla bölümlere ayrılır. 

 

İslam bahçelerinde su, akla gelebilecek her şekilde çeşitlendirilir; fışkıran bir fıskiyenin canlılığında ya da mermer bir fıskiye çanağının ihtişamlı sükûnetinde ve yüceliğinde, yosunla kapalı bir havuzun bilinmez gizemli karanlığında ya da koyu yeşil şimşir korularının ortasında neşeyle akıp giden su yolunda- suyun her yerde bulunması, İslam bahçe sanatının şaşmaz bir özelliğidir. Henüz çok erken dönemde İslam bahçe ustaları, su kemerleri inşa etmiş ve suyu akla girebilecek her yere götürmek için uzun tüneller kazmışlardır. Zengin süslemeleriyle yalnızca vücut bakımına hizmet etmekle kalmıyor, aynı zamanda önemli bir toplumsal konuma da sahip oluyorlardı. Bir caminin suskun duvarlarının ardında olduğu gibi, hamamlarda da toplumsal konular hakkında samimiyetle konuşulabiliyor ve bazen de ticari anlaşmalar yapılabiliyordu. Yine de rafine edilmiş bu yıkanma kültürü, İslam’a ait bir buluş değildir. Bu kültür Roma termallerini örnek alarak oluşmuş, ama tümüyle Arapların yaşam biçimine entegre edilmiştir.

 

Su, başka hiçbir yerde bahçelerde olduğu gibi bir ifade gücüyle ve evrensel biçimde kullanılmadı. Bunu zamanın İslam bahçelerinin yaratıcıları da fark etmiş ve belirgin boş alanların oluşturulması için bu olanağı kullanmışlardır.  Doğal bir yol gösterici gibi, henüz görünmeyen bir fıskiyenin sessiz şakırtısı izlenebiliyor ve birkaç kıvrım ve dönüşten sonra bu su kaynağı görülebiliyordu. Başarılı her mimari için çok önemli olan bahçe ile bina bütünlüğü, suyun yardımıyla mükemmel bir biçimde sağlanabiliyordu. Binanın iç kesimlerine kadar uzatılmış kanallar, örneğin - Endülüs Granada’sındaki Elhamra bahçe avlularında- uzatılmış işaret parmakları gibi içerinden dışarıya ve tersine işaret etmektedir. Bunları görünce, ‘su bahçesi’ biçimindeki bileşik sözcüğü tamamen doğal buluyoruz, hatta bunları anlam bakımından birbirinden ayrılmaz olarak düşünüyoruz. Su kavramı bereket kavramını çağrıştırmakta ve bu nedenle de sonuçta cennete benzer bir ilk durumun imgesel tasarımına dayanmaktadır. Buna göre Bahçe-İslam öğretisinde ifade edildiği gibi- insanlar tarafından yaratılmış bir yeryüzü cenneti olarak görülürse, suyun biçimlendirici bir araç olarak kullanımı bunun yalnızca mantıksal bir sonucu olur.

 

Aktarılara göre, Müslüman Endülüs’teki efsanevi bahçeler adeta akıl almaz zenginliklerle donatılmıştı. Örneğin Berberi hükümdar Abdurrahman’ın Cordoba yakınındaki Medinet- Üz Zehra’daki sarayında mermer sütunlar üzerindeki muhteşem bir çardağın bahçeler ve havuzlar silsilesine tepeden baktığı, altında ise -kaynakların gururla vurguladığı gibi- Cordoba’da  yapılmış on iki hayvan heykelinin süslendiği bir havuzun da bulunduğu anlatılır.
Müslüman anlatıcıların öykülerinde ve efsanelerinde fıskiyelerle donatılmış bahçe ya da havuzların egemen olduğu geniş odalar, olayların geçtiği mekanların başında gelmiştir. İslam edebiyatında şaşırtıcı biçimde büyük öneme sahip kral Süleyman’ın bir bahçe yaptırdığı ve burada bulunan altından ağaçlardaki meyvelerin tadının tanrı buyruğu ile doğal ağaçlarındaki gibi olduğu anlatılmaktadır.
18.yüzyılın ikinci yarısında, İngiliz bahçe mimarisinin, doğal biçimde yetişenin politik özgürlüğü çağrıştırdığı anlamda yön değiştirmesi, Lancelot Brown (1716-1783) gibi büyük ve usta bir peyzaj mimarını ortaya çıkarmıştır (Lancelot ‘Capability’ Brown- Great British Gardens). Yenilenen Cennet Bahçesi, insan eliyle yapıldığı açıkça belli bir yapı olmak yerine, artık yine özellikleri ortaya çıkartılan ve insanın küstahça müdahalesinden korunmuş bir tanrı lütfu olarak görülmek isteniyordu. Tanrının Özgür Doğası böylece İngiliz bahçe ve peyzaj mimarları tarafından sessizce asıl cennet bahçesi düzeyine yükseltilmişti (Mayer-Tasch, 1998).

Great British Gardens (Capability Brown – Wikipedia)

Sanayi devriminin telaşlı dünyası yalnızca tanrının özgür doğasını ister istemez sürdürülen bir istila savaşıyla ele geçirmekle kalmamış, aynı zamanda savaş çığırtılarıyla en sessiz bahçelere bile girmiştir. Daha sonraları ise iki dünya savaşı eski bahçe cennetlerini bozmak ya da estetik anlamda birbirine benzetmek için kendi paylarına düşeni yapacaktı (Mayer-Tasch, 1998). 

Kaynakça:

Mayer-Tasch, P.C., 1998. Cennet Bahçesi, s.11-21, Bahçelerin ve Parkların Tarihi, Derleyen: Hans Sarkowicz, Dost Kitabevi Yayınları, Temmuz 2003, Ankara, 276 s.
Gülez, S., 1989. Park-Bahçe ve Peyzaj Mimarisi, Karadeniz Teknik Üniversitesi Basımevi, Orman Fakültesi Ders Teksirleri Serisi: 29, 317 s., Trabzon.
Akdoğan, G., 1974. Bahçe ve Peyzaj Sanatı Tarihi, A.Ü.Ziraat Fakültesi Yayın No: 596, Ankara, 290 s.
Nurlu, E.A. ve Erdem, Ü., 1994. Peyzaj Sanatı Tarihi, Ege Üniversitesi Basımevi, Bornova-İzmir, 114 s.
Gültekin, E., 1993. Bahçe ve Peyzaj Sanatı Tarihi (PM-101), Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Ders Kitabı No: 94, Ç.Ü. Ziraat Fakültesi Ofset ve Teksir Atölyesi, Adana, 104 s.
Tanrıverdi, F., 2001. Peyzaj Mimarlığı Bahçe Sanatının Temel İlkeleri ve Uygulama Metodları, Atatürk Üniversitesi Yayınları No: 643, Ziraat Fakültesi yayınları No: 291, Ders Kitapları Serisi No: 49, Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Ofset Tesisi, Erzurum, 311 s.

 

Within the historical development, “Religion Effect holds a place within the main factors that affect landscape art. Other factors such as thoughts about the universe and human life, belief in gods and philosophy of religion in the Great Egyptian civilization have put pressure on the art of garden for 5000 years. Islam through a perspective of Heaven is based on a long tradition.  Islamic art is an art created by the people living in a very wide geographical area where Islam is spread from India to Spain. These gardens emerged by the spreading of Islam with the views of the nations in the Islamic geography and the views of the tradition and art.

Bu Gönderiyi Sosyal Medyada Paylaş

Yorum Ekle

Adınız / Rumuz

Yorumunuz