BİZİM SOKAK

Yrd. Doç. Dr. Mithat DİREK

11 Nisan 2018 Çarşamba

 

İngilizce bir tabir vardır, ben çocukken diye, işte o tabirin bugün tam da yeridir diye düşünüyorum. Şehirlerimizdeki mahalleleri, cadde ve sokakları bir hatırlayalım. Daha bundan 50 sene evvel sokağımızdaki hemen herkesi tanır, evimizde kimse olmasa da komşumuzda yemeğimizi yer, kendi evimiz gibi eve girerdik. Sokağımız dışında caddedeki evler biraz daha resmi anılırdı, ancak mahallemizdeki tüm komşular birbirini tanır, bayramlarda küs olanları barıştırmak için mahalledeki ileri gelenler araya girerdi. Bunlar benim yaşadığım çocukluğuma dair güzel anılar olarak kaldı.

Sanırım 10-12 yaşlarındayım, yıl 70'ler, mahallede benden büyük abilerimiz bizim oyun kurmamız konusunda yardımcı olurlar, ilkbaharda ise güzel bir gelenek olarak da her kapıyı çalarak bulgur isterler, kiminden de yağ, salça derken birisi de en büyüğünden tencere getirir ve yakılan ateşte; eğer biliyorsa bu çocuk bilmiyorsa da çocuğun annesi ya da bir büyük tarafından bulgur pilavı pişirilirdi. Genelde bu adet kırkikindi yağışlarının başladığı zamanlarda yapılır adına da bulgurluk denilirdi. Sonra da mahalledeki tüm çocuklar toplanır herkes evinden getirdiği kaşık ile tenceren pilavı yemeye çalışırdı. Bulgurluk hem mahalledeki çocukların hem de buna katkı sağlayan ailelerin kaynaşmasına etkin eden en önemli ilkbahar etkinliğiydi. Hatırladığım en son bulgurluğu Şevketlerin Mevlüt abimiz organize etmiş, sonra da iğdelerin altında 3-4 taşın arasına koyulan kocaman bir tencerede pilavı pişirmişti. Pilav biraz sulu olduğu için döke saça mahalledeki tüm çocuklar büyük bir iştah ile tencereye kaşık sallamıştık.

Evimiz mahallenin meydanına, 4 sokağın birleştiği yere, yaklaşık 150 metre uzaklıktaydı. Sokağımızın bir kenarından küçük bir çay sadece kışın ve ilkbaharda akar, çayın kenarında da iğde ağaçları hem yola hem de çaya gölgelik oluştururdu. İşte bu nedenden dolayı da bazıları iğdeli sokak da derlerdi. Oysa sokak resmiyette cadde olarak biliniyordu. Aslında sokağımızın hem çayın aktığı hem de akmadığı zamanlarında farklı ve güzel tarafları vardı. Çay akarken annelerimiz aman çaya çok yaklaşmayın diye bizi uyarır, suyun olmadığı zamanlarda da köprü altlarında bizi oyun oynarken bulurlardı. Bizim ev çayın karşı tarafında olduğu için ancak köprüden geçerek eve girebilirdik. Zaten sokaktaki tek beton köprü de bizim evin önündeki köprüydü, diğerleri iki kocaman ağacın oluşturduğu kiriş aralarına çakılan dal parçaları ve onların üzerine konulan çalılardan yapılan köprülerdi. Dolayısıyla bu köprüler tehlikeli bir o kadar da kullanışlı geçiş güzergâhlarıydı. Çayın oluşturduğu kıvrıma göre doğal olarak oluşan sokak geceleri kapkaranlık, ıssız ve kimsesiz iken, gündüz vakitlerinde özellikle bizim evin önündeki köprü üzerinde oynayan çocuklarla çığlık çığlığa canlanırdı. Elbette beton köprünün 2x2 metrelik küçücük alanında tüm çocuk oyunları oynanır, zaman zaman da bilyalı tabir edilen kendi yapımımız 3 tekerlekli ağaçtan yapılan binekle turlardık. Bazen çember bazen de topaç çevirirdik. Zaten sokaktaki tek beton bu köprünün üzeri olduğu için bize burası temiz ve çamursuz gelir, oyunlarımızı burada oynardık.

 

MAHALLE KÜLTÜRÜ

 

Ancak bazı zamanlar vardı ki hiç unutulmayacak, o da mahalle maçlarıydı. Genelde bahçeler arasında bulunan küçük alanlarda plastik toplarla oynadığımız futbol, mahalledeki tüm çocukları bir araya getirirdi. Topun sahibinin seçtiği hem iyi oynayan hem de iri yarı olan kişiler tercih edilir, diğerleri ise birisi çıksa da yerine girsem diye beklerdi. Plastik topun patlaması ise an meselesi idi. Zira bir çalıya ya da ağaç dalına isabet eden şut sonrasında patlar, patlak top ile maç devam ederdi. Zaten maçlarda süre değil, gol sayısı geçerli idi. Hemen her gün bir başka mahalleye mahalle maçı yapmak üzere giderdik. Genelde bu tür oyunların ve çocukların bir arada bulunduğu zamanların okul dışında veya tatile denk gelen günlerde olduğu bilinirdi. Okula mahalleden çocuklarla birlikte gider, birlikte gelirdik. Hatta okula giderken ve gelirken de oyun oynamayı ihmal etmezdik. Genelde oyunlarımız hareketli ve sürekli ileri giden türler olurdu. Mesela bilya oynardık ve bu bilyayı belirli bir yerde değil, sürekli ileri gidecek şekilde yapardık. Eminim 50'li yaşlarda olan birçok kimse benim geçtiğim mahalle ve sokak kültürünün içinden geçmiştir. Şimdi ne mi oldu? Sokaklar bile dükkânlarla, alışveriş tezgâhlarıyla doldu. Caddeler ise araçlardan geçilmez hale geldi. Sokak kültürünün yerini ev kültürü, evde de sanal oyunlar, sanal arkadaşlar doldurdu. Hemen her şeyde doğallık kayboldu, her yer suni şeylerle kaplandı. Çiçeklerimiz suni, çimlerimiz yapay oldu. Durum bu şekle dönünce insanımız birbiri ile daha az konuşur hale geldi. Artık sokağımızdaki kimseleri bilmeyi değil, nerede ise yaşadığımız apartmandaki komşularımızı da bilemez hale geldik. Çocuklar, sahi onlar ne oldu, unutuldu gitti. Artık çocukları mahalledeki oyunlar değil, evlerdeki oyunlarla meşgul eder, ya da okul, dershane ikilemi arasına sıkıştırır olduk. Her ne kadar son zamanlarda uygulanan projelerde çocuklar da düşünülüyor ise de yine de bizim aldığımız özgürlüğü ve kendine güveni alabilir düzeye erişemedik. Zaten kentsel dönüşümle artık sokaklar değil, bizim siteler kültürüne dönüştürüldük. Bunun kötü yanları varmış gibi görünse de güzel ve kullanışlı ortamlarda çocuklarımız güven içinde büyümeye başladılar.

Elbette modernleşen dünyada bizim de modernleşmeye ve dünyaya ayak uydurmaya mecburiyetimiz var. Zira kalkınma, gelişme sadece kullanılan araç-gereçler ile değil aynı zamanda beyinlerle de olmakta. Günümüz dünyasının ileri, modern sokaklarının bekçileri kameralar, güvenlik mensupları olmakta. Annelerimiz bizi aman çocuğum çaya çok yaklaşma diye uyarmaya gerek duymamakta, zira çaylarımız artık şehrimizin sokaklarından açıktan akmıyor. Beton ve suni dünyanın bir parçası olarak robotlaşan akıllı, sürekli ışık saçan binalarımız var. Çocuklarımız okuldan kalan zamanlarında ya da tatil günlerinde eğer alışveriş merkezlerinin ışıklı ortamlarından kurtulabilirlerse kırlara, ailece pikniğe gidebiliyor; güneşi hissediyorlar, açık havayı soluyorlar ve yeşili görüyorlar. Modern şehirleri yöneten idarecilerin tüm bunları göz önüne alarak parkları, açık alanları ve dahası doğayı çocuklarımıza sevdirmesi gerekiyor. Bunun için sadece hissetmek yeterlidir diye düşünüyorum...

 

 

 

Toplam 0 Yorum

Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır. Neleri kabul ediyorum: ip adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle pa ylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.

Yorum Yaz