Bazı kavramların bazı dönemlerde “moda” olması çok şaşırtıcı değil. Konu ekoloji olduğunda bu modanın popülarite etkisi çok daha fazla olduğundan, bunun çok fazla sayıda insan tarafından sürekli gündeme getirilmesi de öyle. Bununla birlikte bu çok seslilik zaman zaman kavram karmaşalarına ve konuların önemlerinin popülaritelerinin gölgelerinde kalmasına yol açmıyor da değil. Bazen iyi niyetle söylenen ama teknik altyapısı olmayan ve doğruluğu tartışılır şeyler, bazen de “burada bu konuyu açarsam bize baya ekmek çıkar” düşüncesiyle ortaya atılan fikirler bizi konunun özünden hızla uzaklaştırabiliyor. Şüphesiz bu konulardan birisi de küresel iklim değişikliği. Hakkında fikir beyan etmeyen kimse yok gibi. Bununla birlikte günlük hayatta “buzullar eriyor” dışında bir argüman da buzulların erimesinin temel nedenleri ve bunu ortadan kaldırma yöntemleri; ya da buzullar eriyince ne olduğu konusunda da somut, bilimsel bilgi bulmak pek mümkün değil.

Otoyolda radara girmemek için dikiz aynasına CD asılan bir coğrafyada “bilimsel” kelimesinin başlı başına bir sevimsizlik unsuru olacağının farkındayım. Ama bilimsel gerçekleri anlatmanın tüm yolları sevimsiz olmak zorunda da değil. Bu yazının temel amacı da küresel iklim değişikliği hakkında bilinmesi gerekenleri mümkün olduğunca sevimsiz olmayan bir metotla, yarıda bırakıldığında geri gelip devam etmenin mümkün olacağı bir formatta anlatmak istemek. Bu açıklamalar ışığında, doğru bilinen yanlışlar, şaşırtıcı gerçekler ve zaman buldukça okumaya devam edilecek bir formatla 20 Soruda Küresel İklim Değişikliği Rehberi’ne hoş geldiniz.

1- Küresel iklim değişikliğine küresel ısınma diyebilir miyiz?

Demesek daha iyi olur. Bunun temelde üç nedeni var: Birincisi, kürenin düzenli biçimde gittikçe soğuyan yerleri de var. Hem de öyle kutuplar falan değil, bildiğimiz Avrupa ve özellikle İngiltere. İkincisi, küresel iklim değişikliği aslında sarkacın her iki ucunun da daha marjinal hale gelmesi ile kendini gösteriyor. Yani artık sıcaklar daha sıcak, soğuklar daha şiddetli. “Küresel ısınma” terimi, hiç görmediği kadar soğuk hava deneyimleyen insanların algısını ve kavramın önemini olumsuz etkileyebilir. İnsanlarda “hani küresel ısınma vardı, donuyoruz” kontra düşüncesi oluşabilir. Üçüncüsü, ısınma ve soğuma aslında doğaları gereği birbirini tetiklerler. Bundan yirmi bin yıl önce, İngiltere henüz kıta Avrupa’sından kopuk bir ada değilken Avrupa’nın kuzey kısmı tamamen buzullarla kaplıydı. Bu buzullar güneş ışınlarını karalara göre daha çok yansıttığından hızlı bir ısınma dönemini başlattı. Yani, buzulların yansıtıcı etkisinden ötürü hızla ısındık. Bu kavramlar çok iç içe. Bu nedenle her ne kadar genel anlamda bir ısınma döneminde olduğumuz kesin ise de, küresel iklim değişikliği demek çok daha doğru olur. Ayrıca dünyanın bugünkü ortalama sıcaklığı 15 ºC civarında. İlk soğumanın başladığı dönemlerde bunun 27-28 ºC olduğu da olmuş. İklim değişikliği durağan bir kavram değil. Yarın uyandığımızda bir buzul dönemi başlangıcına şahit olabiliriz.

2- Yani bugün ısınıyor olmamıza rağmen bir günde buz devri başlar mı?

Elbette. Aslında çok yakın tarihlerde bile buna benzer örnekler var. Sadece boyutu “buz devri” denecek kadar büyük değil. Ancak eğer olacaksa, yeni bir buz devri muhtemelen bir günde ve bir volkan patlamasıyla başlayacak. Bu volkan Yellowstone kadar büyük ve etkili olursa “bir buz devri başlayacak ve birçok tür yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacak” gibi tahminler fazla hayalci olmaz. 10 Nisan 1815’te bugün Endonezya sınırları içerisinde bulunan Tambora volkanının patlamasıyla “yazsız sene” diye bilinen ve etkisi 3 yıl boyunca hissedilen bir dönem yaşandı. Tambora, dünya tarihindeki en büyük patlamalardan biridir. Patlama sesinin yüzlerce km öteden duyulduğu ve saldırı sanılarak birçok orduyu savaş durumuna geçirdiği kayıtlara geçmiştir. Bu dönemde düşen ortalama sıcaklık nedeniyle Avrupa ve Kuzey Amerika’da tarımsal rekoltenin çok düştüğü, Avusturya - Macaristan imparatorluğunun açlık nedeniyle yardım çağrıları yaptığı da bilinir.

3- Dünyanın öteki ucunda, Endonezya’da patlayan bir volkan nasıl oluyor da Avusturya-Macaristan imparatorluğunu açlıkla tehdit edebiliyor?

Bu durum dünyanın “küreselleşme” tarihinin dünya ile birlikte başladığının da bir göstergesi aslında. Yerden ortalama 10-13 km yükseklikte, batıdan doğuya doğru esen güçlü ve dar rüzgar koridorları var. Bunlara “jet stream” diyoruz. Bir volkan patlaması sonucu oluşan kül, duman ve toz bu yüksekliğe ulaştığında, kaderimiz büyük ölçüde jet stream denen bu akımların keyfine kalmış oluyor. Tambora’nın külleri jet stream ile Avusturya - Macaristan’a taşındı, bu kül partikülleri havada asılı kalarak güneş ışınlarının yeryüzüne ulaşmasını engelledi. Sonuçta iklim değişikliği dediğimiz şey zaten dünyaya ulaşan güneş ışınlarının miktarı ve açısıyla alakalı bir şey. Araya giren her engel bu süreci etkiliyor.

4- Böyle bir patlama ve benzer sonuçlar yine bekleniyor mu?

Dünya üzerinde volkanik hareketler hiç bitmemiş. Ama Yellowstone, Toba, Tambora, Santorini gibi dünya tarihini etkileyen patlamalar doğal olarak daha seyrek olmuş. Bu konudaki tüm tahminler elbette bir yere kadar geçerli. Örneğin Yellowstone’un olası patlaması dünyanın tümü için bir sonun ya da yeni bir başlangıcın ifadesi olabilir. En son 600-650 bin sene önce patlamış... Bu volkanın yeniden patlaması bugün için sürpriz olmaz. Ama birkaç bin senelik bir yanılma payının bu kadar uzun bir sürede çok normal olduğunu da düşünmek lazım. Yeni bir Yellowstone patlaması elbette yeni bir buzul çağını tetikleyebilir. Hemen burnumuzun dibinde bulunan ve benim de kişisel olarak çok sevdiğim Santorini adası da aslında bir ada değil, denizin içinde bulunan ve bizim sadece kalderasını (volkanik patlama sonucu çökmüş toprak parçası) gördüğümüz bir yanardağ. Patladığında Ege ve Akdeniz’de yaşam şartlarının çok etkilendiğine dair kanıtlar var. İç bölgelerde bulunan deniz kumları tsunamilerin göstergesi. Zaten Akdeniz bir tsunamiler denizi. Akdeniz’de her zaman tsunamiler olmuş, her zaman da olmaya devam edecek. Çünkü Akdeniz’in tabanı Anadolu platosunun altına doğru dalıyor ve Anadolu’yu yükseltiyor. Bu coğrafyada volkanik hareketler, tsunamiler çok sıradan şeyler, bunların hepsi bekleniyor.

5- Daha önce “Küresel ısınma demek doğru olmaz, çünkü kürenin gittikçe soğuyan yerleri de var” ifadesi geçmişti. Nasıl oluyor da küre sürekli ısınıyorken bazı yerleri soğuyabiliyor?

İnsan anlamasını kolaylaştırmak için bir kavramı basite indirgeme ya da bildiği şeye benzetme eğiliminde oluyor. Küresel iklim değişikliği gibi çok karmaşık bir kavram da bu yaklaşımdan nasibini alıyor. Daha basit olsun, kolay anlayalım istiyoruz. Çünkü dünyanın gittikçe ısındığının bilindiği bir dönemde İskandinavya ve İngiltere’nin gittikçe soğuduğunun ölçülmesi kafa karıştırıcı. Oysa yapılan araştırmalar bunu kanıtlar nitelikte. Bunun muhtemel nedeni de yine küresel ısınmaya bağlı. Dünyada iklim olgusunu var eden en önemli etmenlerden birisi de okyanus akıntılarıdır. “Gulf stream” denen bu akıntılar sayesinde hiç beklenmedik iklim özellikleri görülebilir. Mesela, dünyanın en kurak yeri, Şili’deki Atacama Çölü hemen büyük okyanusun kıyısındadır. Deniz dünyanın her yerine nem ve dolayısıyla yağmur demekken, nasıl olur da Atacama dünyanın en az yağmur yağan, en kurak yeri olur? Çok basit. Çünkü hemen önünden geçen Gulf Stream burada çok soğuk ve buharlaşmayı neredeyse sıfır seviyesinde tutuyor. Buharlaşma olmayınca da yağmur yağmaz. Deniz kıyısında çöl oluşabilir. Benzer biçimde, İngiltere’nin hemen önünden geçen Gulf Stream’in burada sıcak olması nedeniyle, neredeyse aynı paralelde bulunduğu Kanada’ya göre çok daha ılıman bir iklime sahip. Ancak hızla erimekte olan Grönland’ın soğuk suları güneye doğru inerek bu sıcak okyanus akıntısını hem daha güneye itti hem de biraz soğuttu. Böylece İngiltere ve İskandinavya artık daha soğuk memleketler haline geldiler. Biraz paradoksal durduğu kesin ama şaşırtıcı değil. Ekoloji genel anlamda insanın anlayabileceğinden çok daha karmaşık bir ilişkiler ağı demektir. Küre ısındığı için İngiltere ve Avrupa soğuyor. Kulağa şaşırtıcı geliyor ama bilim kulağa nasıl geldiğine bakmadan açıklayan şeye denir zaten.

6- Gulf Stream denilen bu okyanus akıntıları da dünya iklimi için önemli yani…

Son derece önemli. Yapılan araştırmalar bu akıntının bir kez durduğunu ve milyonlarca yıl önce yaşanan bu olayın dünyayı marjinal bir iklim değişikliğine ittiğini gösteriyor. Dahası, bugün için durmadıysa bile, hareket hızının beklentilerin uzağında olduğuna dair bilimsel çalışmalar var. Peki bu hareket niye önemli? Uzun uzun anlatmak mümkün ama çok kısaca bir örnek üzerinden gidelim: Elektrikli sobaları düşünün. Kızgın hale gelen metal sargıların arkalarında parlak, sırlı yüzeyler bulunur. Niçin? Çünkü bu parlak yüzeyler ısıyı yansıtarak daha uzağa gitmesini sağlarlar. İşte Antarktika’nın parlak, buzullarla kaplı yüzeyi, Gulf Stream’den aldığı ısıyı adeta elektrik sobasının sırlı yüzmeyi gibi atmosfere doğru fırlatarak dünyanın soğumasına sebep olur. Şimdi, bir taraftan Antarktika erirse ne olur? Bu yansıma gerçekleşmez, dünya daha da ısınır. Peki, Gulf Stream yavaşlarsa ne olur? Isı transferi yavaşlar ve dünya daha da ısınır. İkisi de oluyor işte. Endişelenmek için başka hiçbir şeye ihtiyaç yok ki!

7- Kulağa ürkütücü geliyor. Peki, Anadolu coğrafyasında iklim değişikliği ile ilgili önemli gözlemlerden bahsetmek mümkün mü?

Aslında evet ama çok daha iyisi olabilir miydi? Kesinlikle olurdu. Biz ekolojik kayıt alma konusunda çok iyi bir sınav vermemişiz maalesef. Mesela, burnumuzun dibindeki Ağrı Dağı için kayıt aradığımızda karşımıza Marco Polo çıkıyor. Yaklaşık 700 sene önce Ağrı Dağı için “tepesinden kar eksik olmaz ve çıkılması imkansızdır” demiş. Elimizde bu tür yazılı kayıtlardan daha fazla ve daha niteliklileri olsa, bir kıyas yapmak çok daha mümkün olurdu. Tarihçi Sam White, Osmanlı’da İsyan İklimi kitabında 1595-1610 Celali İsyanlarının en önemli sebeplerinden birini o dönemde yaşanan mini buzul çağının getirdiği verimsizlik, kuraklık ve açlık sorunları olarak gösterir. Bu çok önemli bir iddia ama biz tarihi bu yönü ile okuduk mu mesela? Yine Avrupalı seyyah kayıtlarından, 1900’lü yılların başlarında Erciyes buzulu için söylenmiş “Yaklaşık 700-750 metre” olduğu sonucunu çıkartabiliyoruz. Oysa bu buzul bugün sadece 250 m civarında. Bir asır içinde buzulun sadece üçte biri kalmış. Yani, bizim coğrafyamızda küresel iklim değişikliği emaresi yok değil. Sadece fazla öönemsememiş ve kayıt tutmamışız.

8- İklim değişikliğinin direkt ve dolaylı etkileri öngörüldüğünde dünyayı nasıl bir gelecek bekliyor olabilir?

Kesin olan tek şey bilinmezlerle dolu; ama muhtemelen çok parlak olmayan bir gelecek beklediği… Bir kere, daha önce de anlatmaya çalıştığım gibi, iklim değişikliği “uslu” bir süreç değil. Şiddeti de yönü de bir volkan patlamasına, bir tsunamiye bakar. Ama muhtemel öngörüler var. Çünkü tarihte yaşanmış büyük iklim olaylarına ilişkin çok sağlam bilgilerimiz var. Bir kere, dünyanın deniz seviyesi hızla yükseliyor. Tarihte 100 yıl içinde deniz seviyesinin 15 m yükseldiği dönemler var. Bugün dünyada 130-140 civarında liman kenti var ve dünya nüfusunun 1 milyardan fazlası 0-10 m arasında yaşıyor. Dünyayı nelerin beklediği gayet açık değil mi? Pasifikte yer alan birçok adanın en yüksek yeri 3-4 m’dir. Bunların gelecekleri çok parlak sayılmaz. Sonra, 2021 yazında 10-15 gün arayla yaşadığımız sel ve orman yangını felaketleri… İkisi de yağış rejimine bağlı sorunlar. Uzun periyotlarda yağması gereken yağmurlar kısa periyotlarda yağınca sel felaketleri oluyor. Geriye kalan dönem haddinden fazla kurak geçince, bu kez havadaki nem azalıyor ve yanma eğilimindeki karbon, ağaçların gövdesinden alev olarak atmosfere fırlıyor. Bunların hepsi çok üzüldüğümüz ama sürpriz olmayan şeyler.

9- Geçmişte yaşanmışlar geleceği tahmin etmek için nasıl yol gösterici olabiliyorlar?

Dünyanın muhtemel en büyük volkanik parlaması 75 bin yıl önce yine Endonezya’da, Toba patlaması ile oldu. 1816’da başlayan ve etkisi sadece 1-2 sene süren, nispeten “hafif” olan volkanik kışın aksine, Toba patlaması ile oluşan kışın 10-12 sene sürdüğü ve çok daha etkili olduğu düşünülmekte. Yine yapılmış araştırmalarla desteklenen bir teoriye göre bu volkanik kışın sebep olduğu kıtlık ve iklim şartları, tüm dünyada insan nüfusunu 10 bin ila 2 bin arasında bir yere kadar sürükledi. Bu teori doğru ise, yer yüzündeki tüm insanlar birbirlerine olması beklenenden çok daha yakın akraba demektir. Belki de bu nedenle insan ömrü giderek uzuyor, çünkü her yeni nesil bu “akraba evliliklerinin” etkisini biraz daha azaltıyor. Karbon testleri ile geçmişe yönelik çok sağlam veriler elde ediliyor. Kesin olan şey şu: Dünya tarihinde iklim hep değişmiş. Bu zaten olması gereken ve sürpriz olmayan bir şey. Bunu değiştirmemiz mümkün değil. Sadece, içinde bulunduğumuz koşulların olabildiğince stabil kalmasını sağlamak için uğraşıyoruz. Çünkü hayatımızı devam ettirebilmek için bu önemli. Bu da bir yere kadar mümkün elbette.

10- Bu noktada temel iki soru ortaya çıkıyor: Niçin iklim değişikliği bir kader? Ve niçin bunu değiştirmek mümkün değil?

Zaten bu iki soru konunun temelini oluşturuyor. Daha önce de bahsettiğim gibi, dünyadaki iklim karakteristiğini belirleyen şey aslında yeryüzüne ulaşan güneş ışını miktarı. Bu miktarı değiştiren şeylerden en önemlilerinden biri bizzat dünyanın kendisi. Çünkü dünya 100 bin yılda bir daha az eliptik, daha dairesel bir yörünge izliyor. Kendi eksen eğikliği de sabit değil, 40 bin yılda bir değişiyor. Dahası, dönerken bir yalpalama hareketi var. Kısaca, homojen ve birbirinin aynı biçimde dönmüyor. Bu değişiklikler zaten her şey istediğimiz gibi gitse bile iklimin değişmesi demek. Dünya, iklimi sürekli değişsin diye dönen bir gezegen. Burada bir açmaz olduğu kesin. Bizim sorumluluğumuz bunu değiştirmek değil, dünyaya varlığımızı yük etmemek.

11- Az önceki ikinci soruya gelmiş olduk: Biz bunu değiştirebilir miyiz?

İklim değişikliğini bütünüyle önlememiz mümkün değil. Ama dünyadaki yaşamın sürmesi için gerekli şartları sağlamak konusunda yapacağımız çok şey var. Bu konuda gündemden düşmeyen konu ise atmosfere gönderdiğimiz karbon miktarı. İklim değişikliğine dair tüm ezberler ve tüm klişe söylemler de karbon üzerinden yapılıyor. “Karbon salımı” yerine “karbon salınımı” diyen “uzman”lardan günlük hayatta popülarite arayan fenomenlere kadar herkes karbon salımıyla ilgili bir şeyler söylüyor. Karbon salımını azaltmak çok önemli. Ama asla yeterli değil. Çünkü karbon ya da atmosferdeki haliyle karbondioksit küresel iklim değişimine sebep olan tek gaz değil.

12- Diğer gazlara da geleceğiz. Ama önce, karbondioksit ya da diğer sera gazları, dünyanın ısınmasında nasıl bir etkiye sahipler?

Atmosferdeki karbondioksit miktarı ile küresel iklim değişimi arasında bir korelasyon olduğu kesin. Ancak bunlar birbirlerine bire bir bağlı değişkenler de değiller. Karbondioksit, sera etkisi dediğimiz, dünyadan yansıyan güneş ışınlarının geri gitmesini önleme, yani dünyanın çevresini adeta bir izolasyon malzemesi gibi çevirerek soğumasını önleme konusunda çok yetenekli bir gaz. Üşüdüğümüzde üzerimize aldığımız battaniye gibi dünyayı sarıyor ve soğumasını önlüyor. Eğer çok az olursa, penceresi açık bir oda gibi hızla soğuruz ve yeni bir buz devri başlar. Çok fazla olursa da bu kez kalın bir tabaka olarak etrafımızı sarar ve ısıyı içerde tutan bir sauna gibi soğuyamayız. Biz şu an tarihte görülmemiş miktarda bir karbondioksit üretimi yaptığımız için eksikliği ile ilgili bir kaygımız yok. Azaltmaya çalışıyoruz. Gerçekten de atmosferdeki karbondioksit miktarı tarihin en üst seviyesinde. Ancak, daha önce de belirttiğim gibi, bugün çok büyük bir volkan patlaması olsa, bu karbondioksit miktarına rağmen yarın buz devri başlayabilir. Çünkü mekanizmaları farklı. Sera gazları dünyanın soğumasını engelleyerek ısınmasını sağlıyor. Oysa küller ve toz partikülleri güneş ışınlarının dünyaya düşmesini engelliyorlar. Bir şey ısınmazsa soğuması da mümkün olmaz. Bu konuda kontrol edebileceğimiz parametreler çok sınırlı. Sorumlu davranıp işlerin yolunda gitmesini dilememiz lazım.

13- Karbon haricinde atmosfere salınan ve küresel iklim değişikliğine sebep olan başka gazlar da var demiştik?

Maalesef var: Metan. Ve maalesef çok daha ciddi sorulara sebep oluyor. Niye? Çünkü dünyadan yansıyan güneş enerjisini izole etme konusunda karbondioksitten çok daha etkili. Ayrıca, karbondioksit bitkilerle ve okyanuslarla bir biçimde tutulurken metan için bu durum söz konusu değil. Metan, yüzlerce yıl atmosferde kalabilir.

14- Öyleyse “karbon nasıl atmosferde tutuluyor?” ve “metan nasıl atmosfere salınıyor?” soruları hayati önem taşıyor.

Hem de fazlasıyla. Dünya üzerindeki bitki örtüsüne ve okyanuslara karbon tutma konusunda çok şey borçluyuz. Bu konuda özellikle okyanuslar çok ciddi bir rol üstleniyorlar. Bu, bitkiler önemsiz demek değil. Ama şöyle söylemek mümkün: Türkiye şartlarında bir insanın ortalama karbon üretimi yılda 4 ton civarında. Bu miktar ABD’de bizden 4-5 kat daha fazla olabilir. Oysa yapılan araştırmalar ortalama bir ağacın karbon tutma kapasitesini yaklaşık 20-25 kg olarak ortaya koyuyor. Bir metrekare çim alan için bu miktar 5-10 gram kadar.  Elbette ağacın boyutu, cinsi önemli ama yine de yaklaşık değerler üzerinden kişi başı 4000 kg karbon üretimine karşılık bir ağacın 20-25 kg karbon çevirmesi bir fikir verebilir. Okyanuslar bu anlamda daha verimli. Milyarlarca alg enerji üretebilmek için karbondioksite ihtiyaç duymakta. Atmosferdeki karbondioksiti derinlere taşıyan balinalar gibi yardımcılarla da ciddi miktarlarda karbondioksit okyanuslarda tutulmakta. Ama bu da başka bir soruna sebep oluyor: Deniz ve okyanusların asitleşmesi. Basit bir kimya temeli ile hepimiz sudaki karbondioksit derişiminin suyun pH’sını düşürdüğünü ve ortamı asitleştirdiğini biliriz. Şimdi bir taraftan okyanuslar atmosferdeki karbonu tutuyor diye sevinebiliriz ama o karbon denizleri asidik haline de getiriyor. Bir akvaryuma her gün bir miktar sirke döktüğünüzü düşünün. Balıklar bunu nereye kadar tolere edebilir? Daha kötüsü, dünyadaki en verimli yaşam birliği olarak gösterilen resifler bunu nereye kadar tolere edebilir? Üstelik, her yıl milyonlarca ton kimyasal madde okyanuslara akıtılıyor. Bir taraftan ısınma, diğer taraftan kimyasal dengenin bozulması, dünyanın soğuması için vargücüyle çalışarak CO2’i bağlayan algleri öldürüyor. Geldiğimiz nokta şu: Çok karbon üretiyoruz. Karbon tutma konusunda çimin kendine hayrı yok. Ağaçlar yeterince verimli değil. Yükün büyüğünü sırtlayan algleri de öldürüyoruz. Algler öldükçe resifler ağırıyor ve yok oluyor. Resiflerin yok olduğu bir dünyada, dünyanın varlığını devam ettirmesine imkan yok maalesef.

15- Bu durumda metana değinmeden önce resiflerden bahsetmek yerinde olacak. Resiflerin önemi ve karbondioksitle ilişkisi tam olarak nedir?

Resiflerle ilgili günlerce konuşsak yine konuyu bitiremeyiz. Binlerce farklı canlı türünü barındıran, genel anlamda su sıcaklığının 18 ºC’nin altına düşmediği yerlerde bulunan bir canlılar topluluğundan bahsediyoruz. Sadece karaları büyük dalgaların yok edici etkilerine karşı korumaları bile dünyadaki yaşamın devam etmesi açısından hayati derecede önemli. Bir habitat olarak canlı yaşamına yaptıkları katkılar da çok büyük. Resifler yapılarında büyük ölçüde kalsiyum karbonat (CaCO3) barındırıyorlar ve böylece çok ciddi miktarda karbon tutuyorlar. Tarih boyunca ne zaman dünya ısınsa karbon tutarak soğutmuş, ne zaman dünya soğusa (18 ºC’’nin altında yaşayamadıklarından) bünyelerindeki CO2’yi bırakarak ısınmasını sağlamışlar. Ama artık bu fonksiyonu yerine getirmeleri mümkün değil. Çünkü su kimyası çok bozuk ve denizler tolere edemeyecekleri bir hızda ısınıyor. Bu yüzden karbon salımını azaltmak çok önemli. Matematik ortada, bitkiyle karbondioksit çevirerek mücadele edebileceğimiz bir rakip değil küresel iklim değişikliği. Resifleri korumak zorundaydık, koruyamadık. İlgili bilim insanları dünyadaki resiflerin yarısına yakınının var olma tehlikesi içinde olduklarını söylüyorlar.

16- Bu kadar kötü şey duyduktan sonra “herhalde daha kötü olamaz” diyerek metan konusuna geçersek…

Maalesef, metan (ya da methane, CH4) konusu çok daha kötü. Daha önce de bahsettiğim gibi, metan atmosferde çok daha uzun süre kalan, çok daha etkili bir sera gazı. Yapılan araştırmalar metanın son 20 senede karbondioksitten 80 kat daha etkili bir sera gazı olduğunu gösteriyor. Özellikle ineklerin sindirim sistemleri bol miktarda metan gazını atmosfere gönderiyor. Bunun yanında bataklıklar ve yanardağlar da bir miktar metan gazını atmosfere salıyor. Yakın bir gelecekte dünya üzerinde inek beslemeye yönelik sınırlamalar gelmesi son derece olası. Et tüketimini azaltmanın ekolojik faydaları da genelde bu temele dayanıyor. Ama bu konuda bizi bekleyen en büyük tehlike bu da değil. En büyük tehlike atmosfere çok miktarda metanın karışmasını sağlayan Sibirya obrukları.

17- Sibirya obrukları?

Bu konu nasıl gündemde yer bulmaz, nasıl konuşulmaz aklım almıyor. Kavramları sayısal değerler üzerinden incelerken bir mantık süzgecinden geçirmek gerek. Sözgelimi, dünyaya düşen yağış miktarının son 50 senede ciddi bir değişim göstermediğini ortaya koyan araştırmalar var. Bu bize “dünyada yağışa bağlı bir sorun yok” mesajı vermemeli. Çünkü bu yağışların dağılımında ciddi bir sorun var. Altı ayda düşmesi gereken yağmur artık 15 gün içinde düşüyor ve bu da ciddi sorunlara neden oluyor. Eğer miktara odaklanırsak sorun yok gibi görünebilir. Ama bilimsel düşünce dağılıma da odaklanmalı ve “çok ciddi bir sorun var” demeli. Metanda da konu bu. Son 800 bin yılın en yüksek atmosferik metan seviyesine ulaştık. Bu seviyeye ulaşırken Sibirya sorunumuz henüz başlamamıştı. Bugün ise kucağımızda böyle bir sorun bulduk ve atmosfere “sürpriz” metan gazı gönderiyoruz. Daha önce de söylemiştim, metan karbondioksit kadar “insaflı” bir sera gazı değil. Hiç şakası yok. Tutulamıyor ve 80 kat daha etkili bir ısıtma etkisi var. Sibirya, “permafrost” topraklara sahip bir coğrafya. Hepimizin bildiği gibi çok zengin gaz yatakları var. Biz de doğal gazın ciddi bir kısmını oralardan alıyoruz. İşte bu gazlardan biri de metan. Aslında, çok şanslıyız. Daha doğrusu, şanslıydık. “Perma” kalıcı, “frost” donmuş demek. Donmuş ve katılaşmış Sibirya toprağının altında hapsolmuş metan gazının bize bir zararı yoktu. Ama dünyanın artan ortalama sıcaklığı ile bu topraklar gevşedi ve artık altındaki yüksek basınçlı metanı tutamaz hale geldi. Bu nedenle Sibirya’da aniden oluşan devasa metan obrukları var. Metan gazı atmosfere karışırken aşağıda kocaman bir delik bırakıyor ve gidiyor. Metan obruğu dediğimiz bu deliklerin kendisi de çok korkutucu. Ama metan gazının boğucu etkisini ve atmosfere salınan bu metan gazının hiç hesapta olmamasını düşünürsek, durum fazlasıyla kritik. Dünyanın daha önce hiç deneyimlemediği bir durum bu.

18- Öncelikli olarak yapılması gerekenleri toparlarsak, neleri öncelemek mantıklı olur?

Daha önce de bahsettiğim gibi, karbon ve metan salımı konusunda ciddi sınırlamalar gelmeli. Bunun ekonomik bedelleri olacağı için hiçbir devlet çok gönüllü değil. Bunların sınırlandırılması demek endüstrileşmenin yavaşlaması, hayvancılığın azaltılması gibi “acı reçeteler” barındırıyor. Bu durumda gelişmekte olan ülkeler kendilerince haklı sebeplerle ABD, Çin, AB gibi coğrafyaların büyük ölçüde yaptıkları gelişmelerden kendilerinin niye mahrum olacağını sorguluyorlar. Çok büyük bir ihtimalle, durumun ciddiyeti anlaşıldığında gelişmiş ülkelerin bazı vazgeçişler nedeniyle gelişmekte olan ülkeleri finanse etmeleri talep edilecek. Metanı depolamak çok kolay değil. Çok yanıcı olduğu için soğuk tutulmalı. Soğuk tutulduğunda ise sıvıya dönüşme eğiliminde. Bu yüzden endüstriyel üretimde kimse uğraşmak istemiyor ve yakıyorlar. Metanın atmosfere salımını engellemek için çareler bulmak lazım.

Su yönetimi çok önemli. Havza bazında su yönetim planları yapılmalı ama bugüne kadar yapılanlar gibi geleneksel yaklaşımlarla değil. Çok daha somut, yeraltı gölleri olarak tanımlayabileceğimiz akiferlerin korunmasına yönelik. Yağış suyu yönetimi çok önemli. Yağış suyunun depolanmasına yönelik mevzuat düzenlemeleri iyi niyetli ama yeterli değil. Depolamak yetmez, infiltre edilmesini sağlamak lazım. Yani o sular yeraltındaki akiferleri doldurmak üzere temiz bir biçimde ait oldukları yere gönderilmeli. Gri su kullanımının desteklenmesi hayati derecede önemli. Tuvalet dışındaki tüm evsel atık suların peyzaj bitkilerinin sulanmasında kullanılabileceğini gösteren bilimsel çalışmalar var. Bizzat ben de bu konuda çalıştım. Bu suların ayrıştırılıp kullanılmasının önünde imalat maliyeti gibi engeller olmamalı.

Günlük yaşam ciddi biçimde değiştirilmeli. Ortalık ikinci kata asansörle çıkıp yazın klimanın altında uyuyan, kışın çok sıcak olan evini serinletmek için camını açan “çevreci” dolu. Yürümeyi sevmiyoruz, bisikleti günlük hayatında kullanan herkesle dalga geçiyoruz. Bir arkadaşım İngiltere’den bisikletle başladığı dünya turunda Trabzon’a da uğradı, ağırladım. Aynı günün akşamında kendi arkadaş grubumla da buluştuk. “Acaba işe bisikletle mi gidip gelsem?” dedim. Yanımda bisikleti ile İngiltere’den gelen çocuk varken “Yahu deli misin, bisikletle işe gidilir mi!” dediler.

Kentleri doğru planlayacağız. Havaalanına, stadyuma toplu taşıma ile gitmek lazım. Çocuklar okula yürüyerek gitmeli. Yürümek teşvik edilmeli. Bu sağlık giderlerini düşürmek, katma değer sağlayacak “zıpkın gibi” nesiller yetiştirmek için olduğu kadar, hayatın yok oluşunu yavaşlatmak için de gerekli. Toplu taşıma ekonomik gerekçelerle korkularak kullanılan bir yöntem olmaktan çıkartılıp konforlu, güvenilir ve enerji kullanımı konusunda cimri hale getirilmeli. Yapı sertifikasyon standartları, yeşil çatı ve yeşil duvarlar gibi çözümlerde synanthropic türler gibi sulama ve bakım gerektirmeyen türlere yönelim gibi önemli hamleler oluşturmamız lazım. Yeşil duvar, yeşil çatı yapıp buralara konvansiyonel bahçe gibi sulama, gübreleme yaparsak, o zaman sırf imaj için suyu heba etmiş ve kirletmiş oluruz. Bütün duvarlardan kendiliğinden fışkıran yüzlerce bitki türü varken onları bir kenara itip bakım gerektirenlere yönelmek çok doğru değil.

Tarım politikamız bir başka önemli konu. Dünyanın en kolay gübreye ulaşılan, dilediğince kullanılan ülkelerinden biriyiz. Gübrelemek kimyasal bir müdahaledir, çok ciddi biçimde kontrol altında tutulmalıdır. Canı isteyenin istediği ürünü yetiştirip istediği biçimde sulama ve gübreleme yaptığı bir dünya çok gerçekçi bir dünya değil.

Teknik olarak donanımlı ve etik değerlere sahip iş gücü yetiştirip, liyakata göre bunları değerlendireceğiz. İnsan israfı, yetişmiş insanların motivasyon kaybı gibi lükslerimiz olmamalı.

19- Peyzaj mimarlığı mesleğinin küresel iklim değişikliğine karşı tavrı ne?

Bu soruyu dünyanın farklı coğrafyalarına göre ele almak lazım. Birçok yerde çok somut bir tavır var. Daha doğrusu, peyzaj mimarlığı mesleği bir kurtarıcı olarak sarılınmış bir disiplin. ABD ve AB ülkelerinin birçoğunda “peyzaj projesi” denince anlaşılan şey bir pafta ve üzerindeki çizgiler değil. Bunun yanında orta halli bir ansiklopedi büyüklüğünde bir rapor. Bu rapor mesleği çok güçlü kılıyor. Yaşam şartları açısından da güçlü, özlük hakları açısından da güçlü. Güç meslekler için ortaya konulan performanstan gelir. Hekimler niye güçlüdür? Çünkü çok somut bir ürün sunarlar: Sağlık! Bir ameliyattan çıktığınızda sizin performans beklentiniz iyileşmiş olmaktır. Bir ameliyattan on beş gün sonra “nasılsınız?” diye sorulduğunda “iyiyim” ya da “iyi değilim” dersiniz. “Güzelim” demezsiniz. Ben ülkemizde meslektaşlarımın bile bir kentsel tasarım örneğini değerlendirirken “çok güzel olmuş” dediklerine sıkça şahit oluyorum. Bir peyzaj mimarlığı ürünün birinci görevi güzel olmak değildir. Doğru olmaktır. Peki doğru olduğunu nasıl ispatlar? Yukarıda sözünü ettiğim, peyzaj performans analizi ile. “Bu kent parkı yapıldı da ne oldu?” sorusunun edebiyat yapmayan, lafı dolandırmayan cevapları var. “Ekonomik, ekolojik ve sosyolojik olarak bu alanın katkıları şunlar, şunlar, şunlardır” diyorsun. Bu elbette çok teknik ve emek gerektiren bir iş. Ama meslek bu. Meslek buysa sırf çok emek gerektiriyor diye bunu göz ardı mı edeceğiz? Sanırım 300 civarında millet bahçesi yapıldı ya da yapılmak üzere. Bunların şartnamelerine “peyzaj performans analizi yapılmalıdır” yazmak çok zor bir şey değildi. Bu belgelerle gerekirse gidip uluslararası organizasyonlara “biz şu kadar karbon hakkı kazandık, bize bu kadar yatırım boşluğu açın” derdik. Ya da yarın inek yetiştiriciliği ile ilgili bir sınırlama gelirse (ki er ya da geç gelecek) “bakın biz şu kadar zamanda şu kadar kent parkı ile şu kadar soğuma sağladık, bunun karşılığında şu kadar kontenjanımız olmalı” derdik. Bunu yapan ülkeler var. İlk 10-15 projede zorlanılırdı belki ama sonrasında meslek yaptığı ürünü performansı ile değerlendirmeyi, insanlar da ortaya konulan ürünlerin dünyayı ne kadar soğuttuğunu, tarım ekonomisine ne kadar katkı yaptığını ne kadar suyun yer altındaki akiferleri beslediğini öğrenmiş olurdu. İnsanların doktorları ile binlerce insanın yaşadığı kentlerin doktorları arasındaki bilinirlik, prestij ve iş olanağı farkları da kapanmış olurdu. Meslek kazanırdı, ülke kazanırdı, dünya kazanırdı. Ben 2010 yılından beri pandemi dönemi hariç hemen her sene, bazen senede 2-3 kez peyzaj mimarlığı öğrencileri ile İngiltere’ye, Almanya’ya, İsviçre’ye, Güney Kore’ye, Japonya’ya, ABD’ye seyahatler yapıyorum. Çocuğa “bu parkı nasıl buldun?” diye soruyorum. “Güzel” diye cevap veriyor. Ne güzeli yahu! Parkın yüz ölçümünün 1/3’ü su, bu suyun tamamı yağış suyu. Bitkilerin hiçbiri için sulama yapılmıyor. Tozlaşma bahçeleri ve arı/kelebek otelleri ile tarım ekonomisine katkı milyon dolar seviyesinde. Siyah-beyaz, zengin-fakir, genç-yaşlı, sporcu-engelli herkes parka koşarak gelmiş, bir arada zaman geçiriyorlar. Ve sen bunu sadece “güzel” olarak değerlendiriyorsun, öyle mi? Bugün bir fırıncı ile, avukatla, kurye ile konuşsanız ve küresel iklim değişikliğine karşı neler yapılması gerektiğini sorsanız, ağaç dikmeliyiz, doğayı korumalıyız falan derler. Peyzaj mimarları da aynı şeyi söylerlerse ortada bir sorun var demek değil midir? “Doğayı sev, yeşili koru” demek için mi bu kadar çaba ve iş gücü? Peyzaj mimarları ebette çok şık; ama aynı zamanda ne kadar karbon tuttuğunu, ne kadar tozlaşmaya bağlı tarımsal katkı sağladığını, ne kadar mülteciyi sosyal hayatın bir parçası yapıp ne kadar farklı sosyokültürel çeşitliliği temas ettirdiğini bildiği tasarımlar yapmalı. Meslekten “güzel, tatlı, ahenkle dans eden” gibi tanımlamaları hızlıca uzaklaştırıp doğrular üzerine yoğunlaşmamız lazım. Bunları kullanıcılar söylesin, sorun yok. Yaptığımız işin önemini somut olarak bilimsel yöntemlerle ortaya koymadan mesleğin geleceğinde marjinal bir farklılık beklemek hayalcilik. Tekrar söylemekte fayda görüyorum; ekolojik, ekonomik ve sosyolojik projeksiyonları ortaya koyan peyzaj performans analizleri mesleğin merkezine konulmalı ve öncelikli derdimiz bu analizleri yapabilen meslektaşlar yetiştirmek olmalı. Ne işe yaradığını hesaplayamadığın ürünle güçlü meslek olman zor. Bu mücadeleyi verirken motivasyonunu da düşürmeyeceksin elbette. Bir yarışma projesi için pazar yeri atıklarından kompost üreten, o kompostu da kent parklarında organik madde olarak kullanan bir sistem tasarladık. Ben dünyada kompost üreten pazar yeri diye bir şey hiç duymadım. Varsa da sıkı araştırmama rağmen ben bulamadım en azından. Çok orijinal ve çok sürdürülebilir bir şey yani. Çürümüş karpuz, elma, solmuş marul gübre oluyor ve kente dağılıyor… Jüri raporunu okuyorum; “Pazar yeri çok ticari olmuş” yazıyor. Elbette bozuluyorsun ama oradan kalkıp bir sonraki yarışmada yeniden benzer bir fikir üretmeye çalışmak önemli. Hayal kırıklıklarına karşı hazır olmamız lazım. Konu hayatımız. Belki de 3029 yılında doğacak bir bebeğin alacağı ilk nefesin sorumluluğu bizde. Böyle böyle bu fikirleri yaygın hale getireceğiz.

20- Genç peyzaj mimarlarına ve adaylarına ne önerirsiniz?

Denizler yükselecek, milyarın üzerinde insan yerinden yurdundan olacak. Bundan 350 milyon yıl önce dünyadaki ormanlar nasıl cayır cayır yandıysa, belki aynı şey tekrar olacak. Belki de bir uyanacağız ki “Winter is coming” sadece bir dizi sloganı değil, kış gerçekten geliyor. Bunların hepsi Sibirya’da devasa birkaç metan obruğu oluşumuna, patlamaya karar vermiş bir volkana bakar. Umudumuz ve beklentimiz elbette milyonlarca yıllık dünya tarihinde birkaç bin yıllık “önemsiz” hesap kaymalarında. Ama her ne olursa olsun, tüm savaşlar iyi ordularla kazanılır. Peyzaj mimarları diğer birçok meslek disiplini ile birlikte küresel iklim değişikliğiyle olan savaşta ordunun en önemli unsurlarından olduklarının farkına varmalı. Kitabın ortasından konuşmak lazım: Pazartesi günü ne işe yarayacağını hesaplayamadığı projeye kopyala-yapıştır detay yapıştırırken Instagram’a “Monday syndrome” hikayesi atan orduyla savaşa gidilmez. Daha pazartesiyi soğutamamışsın, dünyayı nasıl soğutacaksın? Dünyayı çok iyi bilmek, uzak ve yakın coğrafyaları kurgularıyla anlamak, arazide bulunmak, hayatı ve hayata katma değer sağlama mutluluğunu keşfetmek önemli şeyler. Öğrenme konusunda cüretkâr olmak lazım. Hocalara eve gidip o gece makalelere gömülmeleri gereken sorular sorsunlar ki biz de rezil olmamak için konfor alanımızdan dışarı çıkmak zorunda kalalım. Gelişimin başka türlüsü hiç olmamış, hep çaba, hep emek, hep gözyaşı gerekmiş. Dünyayla şakası olmayan, ölümcül oyunlar oynuyoruz. Etik değerleri olan, bilimsel donanımı yüksek bir iş gücüne her zaman olduğundan çok daha fazla ihtiyaç var. Yaptığı işin performansını ortaya koyan meslektaşlara ihtiyaç var.

Bu Gönderiyi Sosyal Medyada Paylaş

Yorum Ekle

Adınız / Rumuz

Yorumunuz

Yorumlar

Dr.Mavi18 Şubat 2022, Cuma - 10.22

Emeğinize sağlık