Türkçe öğretmeni tarafından sevilen bir çocuktum. Çünkü keyif için okumayı keşfetmiştim. Dünyadan sıkıldığımda, ki bilgisayar denen şeyin Amiga 500ler olduğu bir dönemden bahsediyoruz, hızla kitaplara kaçar, okudukça kitabın kahramanına dönüşür ve gözlerim kapanana kadar da kolay kolay geri dönmezdim. Her kitap güzeldir” diyen romantiklerden değildim ama etrafta kitap önerecek fazla kişi olmadığı için bulduğum her şeyi okur, o yüzden bazı kitapların bir kase fındık yerken arada ağza gelen bozulmuş yağlı fındıklardan biri olması riskini göze alırdım. Vasat kitaplar vardı, güzel kitaplar vardı... Ve çok güzel kitaplar vardı. Suç ve Ceza benim için bu çok güzel kitaplardan biriydi. Bu yüzden okulda okuma saati” denen ve niye olduğuna anlam veremediğim sıkıcı şey olduğunda yanıma hep Suç ve Cezayı alırdım. Kitap, sınıfta sırada otururken 40 kişinin aynı anda okuyacağı bir şey olmamalıydı. Çünkü o şartlarda kitabın kahramanı olmak zordu. Arada sırada kitabı kenara koyup sırt üstü uzanarak tavana bakıp hayaller kuramazdın mesela. Ve bunu yapmıyorsan kitap okumuş da olmazdın bence. İşte bu yüzden sıkıcı bir etkinlikti ve bu sıkıcılığı yok edebilecek en güçlü kitap Suç ve Cezaydı. Bununla birlikte Türkçe öğretmenim için olay artık anlaşılması zor bir hale gelmişti. Her hafta aynı kitapla geliyor ve kafamı kaldırmadan okuyordum. Bir gün yanıma geldi ve bana ne kadar zamandır o kitabı okuduğumu sordu. “Şimdi başladım” dedim. “İyi ama haftalardır niye hala bitmiyor?” diye sorusunu yineledi. Bitiyor ama yine başlıyorum” diye cevapladım. Anlamakta zorlanmıştı. Oysa ben o kitabın kapağını ne zaman açsam hem zamanda hem mekanda yolculuk yapıyordum. Bir kitabın beni Rus coğrafyasına bu kadar meraklı hale getirmesinin temel sebebi olan Raskolnikov, günün birinde oraya davet ederdi de. Yıllar yılları kovaladı... Bulduğum ilk fırsatta, belki Raskolnikovun memleketi olan St. Petersburga değil ama en az onun kadar karakteristik olan Moskovaya doğru koşar adımlarla gittim. Filmlerden, romanlardan, belgesellerden tanıdığım; Raskolnikov ile hayal aleminde senelerce yollarını aşındırdığım bu ülkenin bu önemli kentini kat kat giyerek ve çok dikkatli olarak deneyimlemeye hazırdım.

Fiyat performans oranı iyi olan otelleri seçmenin en doğal sonuçlarından biri de şehrin biraz dışında uyumayı göze almaktı. Ben de öyle yapmıştım. Moskova metro haritasına bakınca uzakta olmanın çok ciddi bir sorun olmayacağına ikna olmuştum. Aslında bu kısımda bir sorun yoktu. Sanat galerileriyle, Moskovada yarışacak güzellikteki tarihi metro istasyonlarıyla kentin her yerine ulaşmak mümkündü. Sorun metro istasyonuna ulaşmaktı! Dünyanın birçok yerinde metro istasyonun kapısını bulmak hemen hemen metroya binmek demekkenbu durum seyahatin henüz başlaması anlamına geliyordu. Aşağıya bakınca yürüyen merdivenin bittiği noktayı göremeden, dünyanın merkezine iniyormuş hissi yaşayarak dakikalarca iniyor, iniyor, iniyordunuz. Bu kadar derin olmanın teknik sebebinin ne olduğunu bilemiyordum. Ancak bu yürüyen merdiven yolculuğu benim için en az metro yolculuğu kadar ilginç bir deneyimdi. Hiç sıkılmadım. Gerçek bir yolculukta ne yapılırsa onu yaptım. Etrafa bakındım, farklı insanlar gördüm, geldik mi diye kontrol ettim ve zaman zaman gözlerimi dinlendirdim. Dolayısıyla dünyanın metroyla seyahat etmek için metroya seyahat edilen belki de tek metrosu, daha ilk dakikadan itibaren bana çok özgün bir coğrafyada olduğumu anlatmıştı. 

Kizil Meydan

Kevin Lynchin tüm dünyada kabul görmüş yaklaşımına göre bir kenti tanımlamakta en önemli bileşenlerden biri olan meydanlar, konu Moskova olduğunda gücünü fiziksel yapısı kadar tarihten de alan çok özel yerlere dönüşüyor. Bu meydanlardan en önemlisi ise şüphesiz Kızıl Meydan. Birçok filme ev sahipliği yapmış bu özel alan, sıklıkla hatalı bir biçimde Kremlin Sarayı sanılan Aziz Vasil Katedralinin masal kitaplarından fırlamış gibi duran kubbeleriyle hafızalarda yer ediniyor. Oysa alanın tarihi önemi çok daha öncelere, gerçek” Kremlin Sarayı’nın yapıldığı tarih olan 1490lı yıllara kadar gitmekte. Rus Çarlarının yaşam alanı olarak kullanılan Kremlin, bugün ise Rusya hükümetinin kullanımına sunulmuş durumda. Ben büyüklüğünü algılayabilmek için sarayın güney sınırını oluşturan duvarın etrafında, nehir boyunca yürümeyi tercih ederek iliklerime kadar işleyen bir soğuğu da deneyimlemiş oldum ama bunun Moskovada bile” yaşayabilen bitki türlerini görmüş olmak gibi çok verimli bir sonucu da oldu. Vaktiniz varsa bu amaçla kullanmaya son derece uygun bir parkur. 

Kızıl Meydan’ın Korkunç Ivan’ın Kazan ve Astrahan Hanlıklarına karşı alınan zaferlerin onuruna yapılan en gösterişli yapısı ise hiç şüphesiz yukarıda da değindiğim Aziz Vasil Katedrali. Her biri birbirinden farklı olan sekiz kubbesi ile Moskova denince akla ilk gelen yapılardan biri olan katedral, bu kubbeleri ile ayrı ayrı zaferleri simgeliyor. Bugün müze olarak kullanılan yapının, yapıldığı dönemde altından olan kubbelerinin başına neler geldiğini tahmin etmek zor olmasa da bugünkü rengarenk haliyle çok daha karakteristik olduğunu söylemek zor değil. Moskovada yapıyla ilgili dolaşan bir diğer rivayet ise yapının İtalyan bir mimar tarafından yapıldığı ve sonrasında benzer bir yapının tekrar yapılamaması için mimarın gözlerine mil çekilerek kör edildiği. 

Yüzyıllardır onlarca tören, kutlama, çatışma ve hatta idam gören bu tarihi alanda bulunmak, etraftaki birçok müzeyi ve sanat yapılarını ziyaret etmek gerçekten çok önemli deneyimler olsa da, bu yazıyı okuyan kitle için ilginç olacağını düşündüğüm bir başka yer ise bir alışveriş merkezi! Tarih ve sanat kokan bir meydanda önere önere bir alışveriş merkezini mi öneriyorsun?” sorusunu anlarım ve hatta hak veririm de. Ama bence siz de bana bir şans verin. Elbette her AVM gibi Gum isimli bu yer de temelde kapitalizmin sizden olabildiğince çok para kazanmasını amaçlıyor. Üstelik bunu uzun süre dünyanın komünizm başkentliği yapmış bir kentin en can alıcı yerinde yapıyor. Bununla birlikte en alışveriş sevmeyen kitleye bile mutlaka bu yeri görün dememi sağlayan çok temel bir özellik var; Bu yapının 1893 yılında yapılmış olması. A.N. Pomerantsev tarafından tasarlanan yapı dışardan anlaşılması oldukça güç olsa da çelik konstrüksiyona sahip ve üç katlı. Tarihi bir yapının içinde bugünün önemli markalarını görmek yeterince ilginçken, mekanın asıl ilginçliği bu adaptasyonun gücünde. Moskova soğuğunda Kızıl Meydan’ı deneyimlerken ısınma ihtiyacını karşılamak için bir sığınak olarak kullanılabilecek yapıyı alışverişten çok, tarihi bir yapıyı yaşatma stratejisi ve ısınarak karnınızı doyurmak için öneririm. 

Moskovanın en etkileyici kısımlarından biri olan dünyaca ünlü metronun, meydanın ismiyle benzer biçimde 1 numaralı kırmızı hattıyla ulaşabileceğiniz Kızıl Meydana en yakın durak ise Okhotny Ryad. Buraya ve yakın çevresine hakkını vermek için en az birkaç gün gerekiyor. Askerlerin törenlerinden müzelerdeki tarihi ve sanatsal eserleri deneyimlemeye, bir meydanı tanımlayan temel unsurlar olan yolların kesişmesinden binaların cepheleriyle buluşmasına, o iklim şartlarında kullanılabilecek yapısal malzemelerin karakteristiklerinden Moskovalıların yaşam tarzlarına kadar birçok şeyi gözlemlemek oldukça mümkün.   

Muzeon Sanat Parkı, Gorky Park ve Neskuchny Bahçesi

Kızıl Meydana geldiğinizde, tarihi dokunun arasından belli boşluklardan görülebilen ya da biraz meydanın etrafında dolaşmak istediğinizde ara ara karşınıza çıkan, anlam vermekte zorlanacağınız devasa bir anıt göreceksiniz. Yaklaşık 100 m yükseklikteki bu anıt sizi ister istemez ona yaklaşmaya itecek cinsten, etkili bir şey. Gürcü bir mimar olan Tseriteli tarafından tasarlanan Büyük Peter anıtı, ismini Rus donanmasının kurucusundan almakta. Anıtın bulunduğu Moskova Nehri ve Vodootvodny Kanalı’nın kesişim noktası ise Moskovanın (son dönemde yapılan ünlü Zaryadye Park’ının biraz gölgesinde kalsa da) en önemli kentsel alanlarından birinin, Muzeon Sanat Parkı’nın başlangıç noktası... 

Muzeon Sanat Parkı ile Gorky Park’ı birlikte anlatmak istememin temel sebebi, bu iki parkın çok farklı karakterlere sahip olsalar da ardışık olarak dizilmiş olmaları. Berlinin Tiergarten’ı, New Yorkun Central Park’ı, Londranın Hyde Park’ı neyse Moskova için o olan Gorky Park’ın tarihi kimliğinin aksine, komünizm sonrası dönemi yansıtmak için yapılan Muzeon Sanat Parkı sahip olduğu zengin plastik obje varlığı ile dünyanın en ilginç parklarından biri olma özelliği taşımakta. Başarısı ise bunu yaparken Gorky Park’ın rakibi olmasından çok, onunla aynı takımın oyuncuları olarak kent halkını bölgeye çekme stratejisinin bir parçası olmasından ileri gelmekte. Yani kısaca, Muzeo Sanat Parkı’na gittiğinizde hangi zamanda ne yaparken olduğunu anlamadan, kendinizi aniden Gorky Park’ın içinde de buluyorsunuz...

1992 yılında yapılan park, çoğu Sovyet döneminden kalma bin civarında heykelin bir araya toplanmasıyla temel karakteristiğine kavuşuyor. Bir açık hava sanat müzesi olan ve bu nedenle de yeterince ilginç ve ziyarete değer olan park, Moskova Nehri boyunca uzanan Krymskaya promenadının anlamlı bir halkası olması ile de kentle son derece organik bir bağ kurmakta. Bu başarılı strateji ile bu alana gelmek isteyen sanatseverler kadar bu promenadta yürümek isteyen kentlileri de kendisine çekmeyi başarmakta. Dünya üzerinde gördüğüm en başarılı promenadlardan biri olan Krymskayanın bu başarısı bence büyük ölçüde Moskovanın geniş coğrafyasının avantajını kullanarak dar bir şerit halinde tasarlanmış olmamasından kaynaklanıyor. Huş ağaçları ile karakterize olan bir parkın Moskova Nehri ile buluştuğu noktadan boylu boyunca uzanan promenad, ayrı ayrı tasarlanmış koşu, yürüyüş ve bisiklet yolları ile olduğu kadar, modern çizgilere sahip devasa kentsel donatılarıyla da ilginç ve güzel. Kaykaycıların gözdesi olan ve dalgalar halinde yükselip alçalan kısım ise benim için hayatımın bu alanı gördükten sonraki kısmı içinde, özellikle kentsel alanlarda tasarladığım yenilebilir bahçelerde kullanıcıları meyve ağaçlarına yaklaştırma stratejimin de doğum yeri. Ünlü Sovyet sanatçıları tarafından yapılmış yüzlerce heykeli görmek, size göre buz gibi olsa da bir Moskovalı için sıradan olan bir günde kahveyle ısınmak, yürüyüş yapmak, bisiklet kiralamak ya da Moskova Nehrinde oldukça doyurucu bir tur yapan gemilere binmek için de ziyaret edebileceğiniz alan bir peyzaj mimarının Moskova ziyaretinde kesinlikle görmesi gereken yerlerden. 

Tarihi 1700lere kadar uzansa da bir park olarak kullanılması 1928de mümkün olan Gorky Park, Muzeon Sanat Park’ının devamında, promenad vasıtasıyla kendiliğinden sizi çeken, 1200 hektar büyüklüğünde bir alanı ifade etmekte. Alanın bitkisel yoğunluğu en fazla olan, özellikle patencilerin ve kaykaycıların yoğun olarak bulundukları, bununla birlikte ne zaman gitseniz bir konsere denk gelme olasılığının bulunduğu bu parkın bir diğer önemli özelliği de gerçeğini aratmayacak insan yapımı bir plaja sahip olması. Mayıs - Ekim döneminde ziyaret ederseniz oldukça çekilmeli plaj voleybolu maçlarına denk gelme olasılığınızın yüksek olduğu parkta içinde kayıkların dolaştığı bir gölet, piknik alanları, koru, bisiklet kiralama yerleri ve Moskova Nehri üzerinde dolaşan büyük gemilere binmek için iskeleler de bulmak mümkün. Tarihi misyonuna ünlü Golitsyn Hastanesinin bahçesi olarak başlamış olan park, Sovyet döneminin izlerini kısmen taşıyor olsa da 2011de tamamlanan yeniden ele alınmış haliyle bugün dünyanın en şık ve modern kent parklarından biri haline gelmiş durumda. Biraz şanslıysanız bir bit pazarına denk gelme olasılığınızın oldukça yüksek olduğu park açık hava konserlerinden yoga egzersizlerine kadar çok geniş spektrumda olanaklar sunuyor. 

Muzeondan başlayan, Gorky ile devam eden lineer Moskova Nehri turunuza güneye doğru devam ettiğinizde ise sizi yeşil dokunun çok yoğun olduğu, ağaç yapraklarından gökyüzünü görmenin fazla mümkün olmadığı çok özel bir alan karşılamakta: Neskuchny Bahçesi. İtiraf etmek gerekirse gitmeden önce yaptığım araştırmalarda karşıma çıkmayan ya da en azından benim çok dikkatimi çekmeyen bu alan, Moskova iklim koşullarında bile” yetişebilen bitkisel varlığı incelemek, bitki kompozisyonlarını görmek açısından son derece faydalı bir yer. Özellikle projeci peyzaj mimarlarının Türkiyenin karasal iklimin hakim olduğu yerlerinde yaptıkları projeler için ciddi referansları olan bu alan bu tür bir araştırma için biçilmiş kaftan. İçinde birçok köprü, minik anıtlar, havuzlar, perennial bitki kompozisyonları, avcı köşkleri gibi yapılar bulunduran Neskuchyn Bahçesi, Moskova içine gizlenmiş bir vaha gibi...

Kızıl Meydandan yürüme mesafesinde olan alana metro ile ulaşmak da mümkün. Ancak Kızıl Meydandan buraya yapacağınız 15-20 dakikalık yürüyüş size hem kent hakkında çok şey anlatacak; hem de metroyu tercih etseniz de aynı mesafeyi zaten dünyanın merkezine doğru kat etmiş olacaksınız. Dolayısıyla rahat bir çift ayakkabı ile bol yürüyüş tavsiye ediyorum. 

Moskova, bir tarih kenti olduğunu size attığınız her adımda bolca hissettiren bir yer. Yapılar, meydanlar, parklar, sokaklar; kısaca bulunduğunuz her yer bangır bangır burası Moskova” diye bağırmakta. Biz genel anlamda bu durumun tam tersini yaşadığımız için bunu çok saygıdeğer ve güzel bulsak da, belli ki bu durum 2012 yılında Moskova kenti ve imarından sorumlu Sergey Kuznetsovun canına tak demiş ve kendilerine şu soruyu sormuşlar: Paramız var, alanımız var, turistimiz var, kent sakinimiz var, nehrimiz var, öyleyse niçin dünyayı sallayacak modern bir kent parkımız olmasın?” İşte bugün etkisi dünya üzerindeki tüm yarışmalarda görülen ve hemen her yarışmada bir benzerini gördüğümüz suya doğru yükselen konsol köprü/terasların fikir babalarından biri; Zaryadye Park tam da böyle doğmuş. 

Tarihi Kızıl Meydan ile nehrin aynı yakasında komşuluk yapan alan, 27 ülkeden katılım sağlanan uluslarası bir yarışma ile ele alındı ve bu yarışma küresel ölçekte ses getirdi. Tam bir “Şampiyonlar Ligi” havası olan yarışmanın kazananı ise Diller Scofidio + Renfro (DS+R) with Hargreaves Associates and Citymakers” konsorsiyumu oldu. Bu birliğin ismi bile ülkemiz peyzaj mimarlığı camiası açısından bir proje olarak görülebilir. Çünkü uluslararası ölçekte bu tür yarışmalarda derece almak isteniyorsa, karşımızda her biri kendi alanlarında dünyanın en iyileri olan 4-5 şirketli birliklerin olduğunu bilmekte fayda var. Meslek disiplinleri hızla kesişim kümeleri oluşturmakta ve hem yapılar hem de kamusal alanlar hızla bu kesişim kümelerinin çalışma alanları haline gelmekte. Bu noktada da iki farklı grup dikkat çekmekte; kendi mesleklerinin diğerlerinden daha önemli olduğunu ısrarla söyleyen mimarlar, şehir plancıları ve peyzaj mimarları ile tüm dünyada hem yarışmaları hem de uygulama projelerini kazanan ve yapan kesişim kümesi” oluşumlar. İşte Zaryadye Park da bu mesajı son dönemlerde en etkili biçimde veren alanlardan biri. Niye? Çünkü bir park ama aynı zamanda bir plaza. Bir plaza ama aynı zamanda bir landmark. Bir landmark ama aynı zamanda bir kültür-sanat merkezi. Dolayısıyla, tam bir ekip çalışması ürünü. 

Zaryadye Park’ın ana fikrini Moskovanın tarihi ve kültürel değerlerini birbirine bağlaması gereken ama aslında olmayan bir noktanın tasarlanması oluşturmuş. Bu bağlama iddiası sadece fiziksel olarak değil, görsel olarak da, fonksiyonel olarak da bağlamak. Tarihi Kızıl Meydan’ın komşuluğunda alanda olmayan ciddi fonksiyonları getirmek, bunu yaparken bir landmark ve bir plaza fikrini de ortaya koymak; tüm bunları yaparken de kentin silüetini bozmamak gerçekten önemli meydan okuyucu unsurlar. Ben onlardan olmasam da, siz eğer her koşulda bir parkta plaza olmasa ne olur?” diyenlerdenseniz, yılın yaklaşık sekiz ayını 0 derecenin altında geçiren bir kentte kent parkının yıl boyu kullanımının diğer türlü oldukça zor olacağını da göz önünde bulundurmanızı tavsiye ederim. Çünkü bu kullanım oranı ve süresi, kent parklarının kaderini belirliyor. Bakım ve işletme için öncelikli motivasyon hep bunlar oluyor ve bunlar olmadıktan sonra dünyanın en iyi projesini de hayata geçirmiş olsanız hep bir şeylerin eksikliği ile mücadele etmeniz gerekiyor... Konuya dönecek olursak; Zaryadye Park aslında birçok fonksiyonun kesiştiği bir düğüm noktası. Tasarımcı konsorsiyumun ifadesiyle, mimarlık ve peyzaj mimarlığının ayrı ayrı sınırlarının belli olmadığı bir bütün hali. Zonlama” nispeten küçük bir kent parkı olan bu alanda oldukça ciddi biçimde hissediliyor. İklimlendirmenin tamamen mümkün olduğu konser salonu ve plaza ile kısmen mümkün olduğu amfi, kent karakterli açık yeşil alan, doğal karakterli açık yeşil alan ve devasa bir konsol olarak alandan Moskova nehrine doğru taşan ve aynı zamanda bir plastik obje fonksiyonunu da yerine getiren konsol teras. Yıl boyu kullanımın temel tasarım kriterlerinden birini oluşturduğu alanda konserlere rastlamak son derece olağan. Yarı kapalı bir amfi ile soğuk kış günlerinde bile etkili performanslar görülmekte. Doğal kareleri yüksek açık yeşil alanlarda ise Mayıstan itibaren Sonbaharın ilk günlerine kadar insan olmayan bir yeri bulmak oldukça güç. Nadir güneşli günlerde tüm çim alanlar güneşlenmek için koşan Moskovalıları ağırlıyor. Konsol teras deneyimi ile Moskova Nehri üzerinde asılı kalma hissi yaşamak, rüzgarın yoğun olduğu zamanlarda hafif bir salınım hissetmek ve fonda Kızıl Meydan’ın olduğu hatıra fotoğrafları çektirmek de diğer karakteristik deneyimler. 

Başka Neler Yapılır?

Moskova, büyüklük hissinin alıştığımız büyüklükten daha büyük olduğu bir kent. Dolasıyla bir kent için zaten çok zor olan peyzaj mimarları buraları görse yeter” söylemi, konu Moskova olduğunda daha da yetersiz kalıyor. Çünkü neresi Moskova, neresi Moskovanın dışı, anlamak ve yaşamak pek de kolay değil. Moskova algısı metro seyahatleriyle birleştiğinde yapılacak liste belki de yüzlerce maddeyi bulabilir. O nedenle bu yazıyı “çekirdek Moskova” olarak ele alıp okunabilir kılmayı amaçladım. 

Peki, bunlardan başka neler yapılabilir? Bu sorunun cevabı büyük ölçüde zamanınıza ve bütçenize bağlı. Benim hayalimde hala kış döneminde bir Moskova - St. Petersburg tren yolculuğu var mesela... Amerikadan tanıştığımız bir Rus arkadaşımın “Öyle Almanyadaki, Fransadaki trenleri bulacağını sanma” uyarısına rağmen hayallerimdeki bu kutup ekspresi” macerasına dur diyemiyorum. 

Vakit, bütçe ve doğru program bir araya geldiğinde; kadife kaplı tarihi salonlarda kadife sesli sanatçılardan dinlenecek bir opera ya da bir müzikal de mutlaka tavsiye edeceğim şeyler arasında. Artık internetten bilet bulmak mümkün. Ancak çok küçük bir miktar internet için ayrılıyor ve çok erken bitiyor. Haftalar öncesinden bilet almanız yerinde olacaktır. 

Moskova ve çevresinde birçok botanik bahçesi var ve birçoğu dünya çapında ünlü. Bu iklimde yetişecek bitkisel varlığı görmek benim için Ankara, Kayseri, Erzurum, Sivas gibi kentlerde proje hazırlama konusunda kitaplardan çok daha faydalı oldu. Bir şeyi okumak kesinlikle bilgi edinmenin en güzel yollarından biri. Ancak görmek, yorumlamak ve adapte etmek öğrenmenin ta kendisi. 

Moskovada Türkler arasında en yaygın gidilen yerlerden biri de Nazım Hikmetin mezarı. Eğer siz de benim gibi yahu bir insan sevgilisine olan aşkını yeşil erik ve çekirdek ilişkisi üzerinden anlatmayı nasıl akıl edebilir?” gibi soruları aklınıza getiriyorsanız, usta şairin mezarına yapacağınız ziyaret size oldukça iyi geliyor. Ben de Moskova yazısını, mesleğime olan aşkımı onun dizeleriyle ifade ederek bitireyim: Sevgilim… Yeşil eriğim benim… Ben içine hapsolmuş çekirdeğinim senin…”

 

 

 

 

Bu Gönderiyi Sosyal Medyada Paylaş

Yorum Ekle

Adınız / Rumuz

Yorumunuz