İnsan, doğanın bir parçası olarak çevre ile uyum içinde yaşamına devam ettiği sürece sürdürülebilir bir çevreyi ortaya çıkarır. Zaten amaç dünyayı kirletmeden, zarar vermeden, refah içinde yaşamak değil midir? Ancak çevreye en çok zarar veren refah içinde yaşamak isteyen ve bunu çevresini kirleterek yapan insandır. Peyzaj ise ev dışında kalan çevrenin ruhumuzu dinlendirecek biçimde düzenlenmesidir. Bunu yaptığım bir Pakistan ziyaretinde Lahor’da Muhammed Ali Cinnah parkında görmüştüm. Orada parkın girişine “fotoğraf dışında parktan bir şey almayınız, ayak izinizden başka da bir şey bırakmayınız” yazısı asılıdır. Gerçekten de devasa parkın kentin hem sosyal hem de kültürel yaşamında önemli bir yeri bulunuyor. Öncelikle süslü ve gösterişli taş döşemeler yerine tamamen doğal bir düzenleme yapılmış, ana yol güzergâhları dışında kalan yerler serbest bırakılmış, böylece hem ağaçların hem kuşların ve diğer canlıların da yaşamasına imkân tanınmış. Ana yollar da bordür taşları ile kesin sınırlar çizilmiş şekilde değil tamamen doğal olarak toprakla buluşmuş, böylece parka giren kimselere genişlik ve doğallık sunulmuş.

Bu durum insana doğanın bir parçası olduğunu hatırlatıyor. Gerçekten de insan doğanın bir parçası olmaz ise ondan kopuyor. Bu durum parkların sürdürülebilir olmasının önündeki en büyük engeli meydana getiriyor. Oysa çok basit bir anlayışa bağlı olarak parklar düzenlenebilir. Bu durumda bölgenin ekolojik yapısına bağlı olarak yapılan park düzenlemelerinin ya da peyzaj uygulamalarının sürdürülebilir olmaması için hiçbir engel bulunmuyor.

Çocukluğumda evimizin önünde bir çay vardı, çayın kenarında ise kaç yılık olduğunu bilmediğimiz devasa iğde ağaçları. Çayın üzerinde bulunan köprüden evimize girerdik. Çay, kışın ve ilkbaharda akar, nadiren de yaz aylarında su ile buluşurdu. Sokağımıza ilkbaharda çiçek açan iğde ağaçları mis gibi bir koku yayar, hemen herkes yolu uzatma pahasına bu sokağı kullanmak isterdi. Sokak halk arasında iğdeli sokak olarak anılırdı. İğde ağacının Konya gibi kurak ve kıt toprak koşullarına uyum sağlayan bir ağaç olması, bu ağaçların buraya lokalize olmasını sağladığını biliyorum. Sonraki yıllarda şehirleşmenin artması, daha planlı ve sistemli binalar yanında bu binaları dıştan da gösteriş katacak her daim yeşil bitkilerin yetiştirilmesine yol açtı. Böylece bu yörenin çocuğu olan iğde ağaçlarının yerini farklı türde bitkiler aldı. Ancak bu bitkiler iğde gibi kıt su ve toprak koşullarına yani bölge koşullarında doğal olarak yaşayan bitkiler değillerdi, özel bakım isteyen bir bitkiler bölgede yer almaya başladı. Bu durum “park işletmeciliğini” ortaya çıkardı. Öyle ya saksıdaki çiçek gibi bu bitkiler; su, gübreleme, budama, hastalık ve zararlılarla mücadele gibi birçok özel bakım gerektirmektedir. Oysa parkların doğal olması, oraya giden kimselerin doğayı özümsemesini sağlama gibi bir işlev sağlıyor. Ancak tüm bunların yerine yapay çiçekler gibi süslü ancak ciddi işletme maliyetleri olan parklar ortaya çıktı. Yine bir süreliğine bulunduğum Amerika Birleşik Devletleri’nde de bu söylediğim doğallıkta parkları gördüm. Çiçek tarhları bulunan, ancak burada kolayca yetişen süs biberi gibi değişik bitkilerin yetiştirildiğini, oradaki biberleri de hiç kimsenin toplamadığını gördüm. Ancak bunların da oranın ekolojik yapısına uygun olması, sürdürülebilir bir parkı ortaya çıkarması açısından son derece önemlidir diye düşünüyorum.

Kanaatim odur ki park ya da peyzaj alanları nerede kurulursa kurulsun o yörenin öz bitkilerinden bir karışım yapılmalı, aksi durumda bunun sürdürülebilir olması pek mümkün görünmemektedir. Bir diğer dikkat çeken uygulama da şekil budamasında ortaya çıkıyor. Peyzaj uygulaması adına bitkilerin kolu bacağı kesilmekte, onların bu şekilde yaşaması istenmektedir. İlk başlarda belki de görsel bakımdan güzel olan bu durum devam edegelen zaman içinde bitkilerin yapısına aykırı olmakta, bitki stress ve zorlamaya dayanamamaktadır. Dolayısıyla sürdürülebilirlik açısından düşünüldüğünde yanlış bir uygulama olarak dikkat çekmektedir.  

Diğer yandan anlayamadığım bir diğer konu da şehir parklarının kesin ve net beton duvar ya da tel örgülerle çerçevelenmiş yapılar olmasıdır. Şehirde yaşayan herkesin kullanımına sunulan ve açık olması gereken bu yerlerin bile sınırlarının kesin çizgilerle çizilmesi anlamsız bir uygulama gibi duruyor. Bu durum gelişmiş birçok ülkedeki şehirlerde yapılan parklarla kıyaslandığında daha açık biçimde görülebiliyor.

Eski park ve bahçelerde yetiştirilen ağaç ve bitkilerin, doğal o yörenin çocuğu olmasına karşılık, günümüz park ve bahçelerinde daha süslü ancak sürdürülebilirliği şüpheli başka yörenin bitkilerinin kullanılması sürdürülebilirliği kısıtlayan en önemli etken olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum ekonomik bahçe düzenlenmesi kavramını çöpe atmaktadır. Bu nedenle günümüz peyzaj uygulamalarında, hemen herkese açık parklarda bu derece sıkı korumalı ve kesin çizgileri olan düzenlemeleri anlamak oldukça zor. Modern şehir yöneticilerinin bunları göz önüne alarak parkları, açık alanları ve dahası doğayı çocuklarımıza anlatması gerekiyor. Anlatırken de kesin sınırlardan çok, daha muğlak ufuk çizgilerinin oluşturulması insanları mutlu edecektir.  Bunu yapabilmek için sadece hissetmek yeterlidir diye düşünüyorum…

Bu Gönderiyi Sosyal Medyada Paylaş

Yorum Ekle

Adınız / Rumuz

Yorumunuz