Röportajlar

Geleceğin Anahtarı ‘Sürdürülebilir Dünya’

Doç. Dr. Ahu Aydoğan, The City Collage of New York Bernard ve Anne Spitzer Mimarlık Okulu'nda, lisans programı için teknoloji müfredatını koordine etmekte aynı zamanda bölüm başkanlığı yapmaktadır. Çevresel geri bildirim döngülerinin tasarım süreçlerine ve entegrasyonuna odaklanan inşaat teknolojisi dersleri ile stüdyo çalışmaları yürütmektedir. Bina içerisinde kullanılan havayı temizlemek ve binaların enerji tüketimini azaltmak için bitki bazlı filtreleme sistemlerinin geliştirilmesine odaklanan Aydoğan, bu alanda ABD Ordusu MSRDC, CIRG CUNY ve PSC CUNY gibi birçok kurumdan hibe alarak çalışmalara imza attı. Aydoğan, entegre tesis tabanlı sistemlerin yapımında kullanılacak filtrasyon ortamı buluşu ile uluslararası bir patente sahip.

İklim konusunda yaşanan durum kavramsal olarak birkaç farklı şekilde kullanılıyor. En yaygın şekilde iklim değişikliği ve küresel ısınma kavramları kullanılırken bu noktada da aslında fikir ayrılıkları yaşanıyor. Sizce yaşanan durumu nasıl isimlendirebiliriz?

-Küresel ısınma veya küresel iklim değişikliği konusu aynı kapsamda yer alan yakın ilişkili kavramlar. Bu kavramların her biri yaşadığımız sürecin bir kısmını tanımlanmaktadır. Yaşadığımız dönemde buzulların erimesi, mevsimlerin değişmesi, su kaynaklarının azalması gibi süreçler iç içe geçmiş olarak karşımıza çıkıyor. Geçtiğimiz yıl Covid-19 salgını sebebiyle sekiz ay Türkiye’de bulundum, bu süreçte oradaki iklim değişikliğini de tecrübe ettim. Mevsimlerin sürelerinin değiştiğini net olarak gözlemledim, hava bir türlü soğumadı. İnsanlar baharın uzun sürmesinden memnun oldular fakat bu iklim değişikliğinin net biçimde hissettiğimiz etkisiydi. Diğer yandan yağış rejimi değişime uğradı, bazı bölgelerde kuraklık yaşanırken diğer yandan su baskınları yaşandı. Orman yangınları son yılların en yüksek seviyelerinde yaşandı ve büyük ölçekte ormanlık alanları kaybettik. Diğer yandan hava kalitesi düştü, karbondioksit oranları yükseldi ve buna bağlı sağlık sorunları giderek artıyor. Ozon tabakasındaki oluşan hasar kapanamayacak dereceye geldi. Tüm bunları yaşamamızın sebebi aslında küresel ısınmanın etkisini giderek artırmasıdır. Yaşadığımız süreci bütüncül bir şekilde değerlendirmek daha doğru sonuçlar doğuracaktır.

İklim konusunda 2030, 2040, 2050 yılları için hedefler belirleniyor, bu hedefler doğrultusunda izlenmesi gereken yol haritası oluşturuluyor. Bu hedeflere bilinçli bir toplum inşa ederek erişebiliriz. İnsanların geri dönüşüm, enerji tüketimi, su kullanımı gibi konularda duyarlı olması gerekiyor. ABD’de en fazla enerji tüketilen alanlardan birisi binaların ısıtılması ve soğutulması için harcanıyor. Binalar aşırı derecede ısıtılıyor ya da soğutuluyor, bu da büyük bir enerji kullanımı anlamına gelmektedir. Doğal iklimlendirme yöntemleri maalesef kullanılmıyor. Bu durum enerji tüketimini yükseltiyor. Avrupa’da insanlar bu konuya daha duyarlı yaklaşıyorlar. Almanya’da bir okulu öğrencilerimiz birlikte ziyaret ettik. Haziran ayı olmasına rağmen doğal iklimlendirme yöntemleri kullanılıyordu. ABD’de aynı hava sıcaklıklarında kapalı mekanlar aşırı derecede soğutulmaya çalışılıyor. Küresel ısınma konusunda karşımıza üç temel soru çıkıyor: Bireysel olarak ne yapabiliriz? Toplum olarak ne yapabiliriz? Küresel ölçekte ne yapabiliriz?  Bu arayışın temelinde de bireysel eğitim ve farkındalık yatmaktadır.

İklim değişikliğinin etkilerinden de bahsettiniz. Küresel ölçekte bizi neler bekliyor?

-Bu noktada çok fazla etkiden söz edebiliriz. Küresel ısınma ile birlikte iklimler değişiyor, hava sıcaklıkları artıyor. Sıcaklık artışı buzulların erimesine neden oluyor ya da orman yangınlarını tetikliyor. Buzullar eriyince dünya ölçeğinde coğrafya değişmeye başlıyor. Bu değişim deniz seviyesinin yükselmesi, kıyı bölgelerinin ve bazı adaların sular altında kalması anlamına geliyor. İklime bağlı oluşan doğal afetlerin sayısının artması iklim değişikliğinin ne denli hızlandığını gösteriyor.

İklim değişikliğine dikkat çekmek amacıyla birçok çalışma yürütülüyor. İnsanların dikkatini çekmek için birçok çalışma yapıldı. İsknadinav artist Olafur Eliasson tarafından Londra’ya Grönland buzullarından parçalar getirildi ve kış ayında hava soğukken o buzulların nasıl eridiğini insanlar gözleriyle gördü.  Almanya’da ve birçok farklı ülkede benzer çalışmalarla insanların dikkati bu konuya çekildi. Bir sunumda New York ve Berlin’in güneşli gün sayısı ve enerji tüketimi açısından karşılaştırıldığında, New York’un güneşli gün sayısı çok daha fazlayken bunu yenilenebilir enerjiye dönüştürmemesi aynı zamanda enerji tüketiminin kat kat fazla olması Avrupa’da çok daha yüksek benimsenin sürdürülebilir mantaliteyle ilgili bir durum. Temiz enerji, az tüketim, geri dönüşüm, sıfır atık bizim için bir yaşam biçimi haline gelmelidir.

Sizce iklim değişikliği, pozitif anlamda peyzaj tasarımlarını nasıl etkiliyor?

-Bu süreç bizi değişime zorluyor aslında, teknolojik ve tasarım anlamında değişim yaşandığını söyleyebilirim. Bu durum hepimize sürdürülebilirlik dünyasını öğretiyor. İklim değişikliği şehirlerin, binaların, çevre sorunlarının ele alınmasını zorunlu hale getirdi. On yıl önce düşünmediğimiz çalışmalar ortaya çıkıyor. 2006 yılında ABD’ye ilk geldiğimde doktora öğrencisiydim ve iklim değişikliğini ele alan bir belgesel izlemiştim, o belgeseli derslerimde hala öğrencilerime gösteriyorum. Belgeselde dünyadaki karbondioksit oranının ne kadar arttığı ve bu artışın nelere sebep olduğu gösteriliyor. O zaman sahip olduğumuz bilgiler ile şu anki bilgilerimiz daha farklı ve konunun bir zorunluluk olduğunu gördük.

Tek tek bina bazında ele alırsak artık binalar daha farklı tasarlanmaya başlandı. Bu değişimin sebebi de iklim konusunda duyarlılığın artmasıdır. Yenilenebilir enerjiler daha fazla kullanılmaya başlandı, artık tasarım aşamasında yalnızca mekanik sistemlere bağlı kalmıyoruz. Binalarda doğal ışık, doğal havalandırma, yeşil alan konuları daha fazla ele alınıyor. İyiye doğru giden bir durum var fakat kötünün iyisi diyebilirim.

Günümüzde sulama sistemleri gelişiyor ve verimlik artıyor, bu bağlamda su kullanımı için hangi yöntemler kullanılmalıdır?

-Peyzaj tasarımlarında su kullanımı çok önemli bir konuma sahip, bu açıdan az su tüketen ve suyu verimli kullanan sulama yöntemlerine geçildiğini gözlemliyorum. Benim çalışma alanım yeşil duvarlar, bu duvarları filtre olarak kullanarak havayı temizliyoruz. Binanın tümüne uygulanan iklimlendirmeyle de ilişkili projeler yapıyoruz. Burada kullandığımız bitkileri damla sulama sistemleriyle suluyoruz. Çevre konusunda da peyzaj konusunda da eskisi gibi bilinçsiz, çok su tüketen sistemler tercih edilmiyor. Bu durumu Türkiye’de de gözlemliyorum, artık akıllı sulama sistemleri daha fazla kullanılıyor. Bu sistemleri kullanmaya başladıkça az su kullanarak ihtiyacımızı karşılayabileceğimizi gördük.

Su konusu temelde herkesi ilgilendiren ve her alanda önlemeler alınması gereken bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin eskiden bulaşık yıkarken çok fazla su harcıyorduk, bulaşık makineleri ve hatta deterjanlar artık minimum su tüketimine yönelik tasarlanarak su tasarrufu sağlanıyor. New York su konusunda şanslı bir şehir, burada insanların su tasarrufu yapmak gibi bir amaçları yok. Evlerinde ya da bahçelerinde çok fazla su tüketiyorlar. Farklı eyaletlerde bu durum böyle değil, daha kurak bölgelerde az su tüketen bitkiler kullanılıyor. Peyzaj anlamında doğru sistemler doğru sonuçları getirecektir. Maalesef su tasarrufunu her alanda hayata geçiremiyoruz. Bunun için iklim krizini önceleyen bir bilinç oluşması gerekiyor.

İklim değişikliğine karşı alınması gereken çok önlem var. Bu konuya nereden başlamalıyız?

-İklim değişikliği için atılması gereken ilk adım eğitimdir. Bu konuda çocuklarımızı eğiterek geleceği değiştirebiliriz. Ben öğrencilerime bu konuyu anlatıyorum, onların bu konuda daha bilinçli olmasını arzu ediyorum. Bu eğitim ilk okul öğrencilerine de verilmeli hatta okul öncesinde ebeveynler tarafından verilmelidir. Geri dönüştürülebilir maddeler, enerji tasarrufu eğitimleri küçük yaşlarda verilmelidir. Ailede başlayan bu süreç eğitim hayatı boyunca pekiştirilerek devam ettirilmeli ve neticesinde bir bilinç oluşacaktır. Bizim kuşağımız böyle bir anlayışla büyümedi, o zamanlarda bu konuları bilmiyorduk, geri dönüşüm yoktu. Yaşadığımız çağa ayak uydurmalıyız, çağımızın gerektirdiği şekilde çevre bilincine sahip olmalıyız.

Bu Gönderiyi Sosyal Medyada Paylaş

Yorum Ekle

Adınız / Rumuz

Yorumunuz